Popüler Bilim

Yaşam Bilmecesi

Çoğu zaman “Evrende yalnız mıyız?” sorusu ile karşılaşırız. Bu soru gerçekten hem çok ilgi çekici hem de önemli bir sorudur. Evreni bugünkü olanaklarımızla incelediğimizde oldukça muazzam büyüklükte olduğunu ve sayısız gök cismini barındırdığını görüyor ve biliyoruz.

Bu kadar devasa bir ortamda, Güneş gibi ortalama bir yıldızın, küçük sayılabilecek gezegenlerinden biri olan Dünya’sında yaşam olduğunu kesin olarak biliyoruz. Ancak henüz bulunamamış, belirlenememiş olsa da bu kadar büyük bir evrende yalnız olma olasılığı çok düşüktür. Hatta, sayılamayacak kadar çok sayıda, ancak farklı düzeyde uygarlıklara sahip yaşam barındıran gezegenler olmalıdır. Bunların olasılıklarını, Drake denlemi ile çok kabaca tahmin edebiliyoruz.

Günümüzde teknik olanakların çok gelişmesi sonucunda, artık Dünya dışına gönderebildiğimiz teleskoplarla çok daha duyarlı gözlemler elde edebiliyoruz. Bunun sayesinde, sayıları binlerle ifade edilen, diğer yıldızların etrafındaki yörüngelerde dolanan gezegenler bulunmuş durumda. Bunların şimdilik çok az bir kısmı yeryüzüne benziyor. Yakın bir gelecekte, belki de Dünya’ya tıpatıp benzeyen, aynı koşulları barındıran gezegenler keşfedilmeye başlanacak.

Evrende Yalnız Mıyız?

Evrene bakıldığında, yeryüzünde bulunan elementlerle aynı elementleri bulundurduğunu görüyoruz. Yalnızca bu bile, başka yerlerde yaşam olma olasılığını arttıran bir gözlemdir. Yeryüzü, bilinen evrende yaşamın geliştiği tek yer midir? Bu sorunun yanıtı, büyük olasılıkla koca bir HAYIR olmalıdır.

Günümüzde astronomların çoğu, evrende yaşamın varolduğunu düşünmektedir. Astronomlar bu düşüncelerini bilgi ve bulgularına dayanarak geliştirmişlerdir ve bunu anlayabilmek için de, öncelikle yaşamın kimyasal doğasını incelemek gerekir. Evrende tabii ki her yer yaşama elverişli değildir. Bu nedenle yaşama elverişli ortamların nasıl olması gerektiğini de incelemek gerekir.

1787’de ünlü astronom William Herscel, Güneş’te, tüm yüzeyi kaplayan çok parlak bulutların altında canlıların yaşadığına inandığını söylemiştir. Aradan geçen 200 yıldan uzun bir süre sonra, Herschel’in yanıldığını ve günümüzde bunun olamayacağını bilecek kadar iyi gözlemlerimiz var. Ayrıca canlıların kimyasal yapısını ondan çok daha iyi ve ayrıntılı olarak biliyoruz.

O zamandan bu zamana astronomide bulgular çok artmıştır ve artık evrenin içeriği ve yapısı konusunda çok daha kesin bilgilere sahibiz. Ayrıca artık tüm evrende aynı kimyasal elementlerin bulunduğunu biliyoruz. Astronomlar ve atom fizikçileri, büyük patlama sırasında bugünkünden çok daha fazla element bulunduğunu, fakat bunların bir bölümünün, yaşam sürelerinin çok kısa olması nedeniyle artık bulunmadıklarını ve dolayısıyla gözlenmediklerini düşünmektedirler.

Bu bilginin, Dünya’da ya da evrenin herhangi bir başka yerinde yaşamın ortaya çıkabilmesi açısından anlamı, yaşamın şu anda yeryüzünde bilinen bu 92 elementten oluşmasıdır. Bu 92 elementin bir kısmı çeşitli nedenlerle yaşamın oluşmasına katılmadığı için, gerçekte yaşam için kullanılabilecek çok daha az element bulunmaktadır. Bu nedenle, evrenin diğer yerlerinde olabilecek yaşamları anlamak için, yeryüzündeki yaşamı öncelikle incelemek gerekir.

Yaşam Dediğimiz Aslında Nedir?

Neden etrafımızda gördüğümüz şeyleri canlı ve cansız olarak niteleyerek sınıflandırıyoruz? Buna verilecek yanıtın bir parçası, canlı olarak tanımlanan şeylerin kendi türünü üretebilmesidir. Bu tek başına yeterli bir ölçüt olamaz. Çünkü örneğin kristaller, uygun eriyiklerde, uygun sıcaklıklarda kendi kendilerini üretebilirler. Bizim canlı olarak adlandırdığımız, bitkiler, böcekler, baıklar, memeliler, mikroorganizmalar, büyüyüp çevre ile etkileşmelidirler ki onlara canlı diyebilelim. Bu durumda, canlı olan şeyler yeme, kimyasal yolla besinleri parçalama, işe yaramayan maddeleri dışarı atma biçiminde çevreleriyle madde alışverişi yapmalı ve bu işlemler sırasında değişmemelidirler.

Yeryüzünde varolan yaşam türlerine bakıldığında çok fazla çeşit bulunduğu görülmektedir. Balinalar gibi 30 metre boy ve 135 ton ağırlığa ulaşabilen çok büyük canlılardan, milimetrenin 2000’de 1’i kadar boyutlarda olan virüslere kadar bir çok farklı yaşam görülür. Bitkilere bakarsak, milimetrenin 3000’de 1’i boyutlarındaki alglerden, yükseklikleri 100 metreyi aşan dev kızıl ağaçlara kadar onlar da çok geniş bir boyut aralığında bulunurlar. Tüm bu canlılar, Antartika’daki donmuş bölgelerden, 70 hatta 100 santigrat dereceyi aşan sıcak su kaynaklarının bulunduğu yerlere kadar çok geniş bir yaşam koşulu aralığı göstermektedir. Bu aralık yine de astronomi açısından bakıldığında oldukça dar ve sınırlı bir aralıktır.

Evrim Teorisinin Rolü

Bunca şaşırtıcı sayıda farklı canlı türünün nasıl ortaya çıktığı konusunda, bilim insanları epeyce çalışmışlardır. Hayvan ve bitkilerin, yeryüzünde her yerde görülmekte olan çok basit canlılardan geliştiğini ortaya koyan bir evrim işleminin varlığı açıklık kazanmıştır. Kuşkusuz 1859’da Darwin’in çalışmaları sonucu ortaya konan evrim teorisinin de bazı henüz tam anlaşılamamış noktaları bulunmaktadır. Ancak evrimin varlığı ve halen sürüyor olduğu konusunda herhangi bir kuşku yoktur.

Eski kayalar içinde rastlanan fosiller, bize geçmişte bugün görülmeyen bazı yaratıkların yaşadığı konsunda kanıtlar sunmaktadır. Fosillerle ilgili kayıtlar da oldukça eksiktir ve epeyce yol alınması gerekmektedir. 1859 yılında Charles Darwin, “Doğal Seçim Yoluyla Türlerin Evrimi” üzerine yazdığı eserde, biyologların günümüzde de üzerinde çalıştıkları özgün kuramı ortaya koymuş ve özellikle doğal seçilim ile ilgili gözlem ve deneylerini ortaya koyarak bunun olduğunu ispatlamıştır.

Çevresel etkenlerin, canlılardaki farklılaşmalara nasıl yol açtığına ilişkin doğal evrimsel değişimler de gözlenmektedir. Örneğin, son yüzyılda yaşadığı bölgelerde artmış olan endüstrileşmeye bağlı olarak kanatlarındaki renkleri değişen bir güve türü bilinmektedir. Bu değişim doğal seçimin bir sonucudur.

Yeryüzünde jeolojik anlamda geniş bir alana yayılmış türler üzerine yapılan çalışmalarda, bunlarda açıkça değişimler olduğu görülmüştür. Bunların bazıları önceki türlerle kesin bir biçimde bağlı oldukları halde, yeni türler ortaya çıkaracak kadar çok sayıdadırlar.

Bunların dışında kalıtımsal etkenler vardır. Kalıtım, yeni doğan bir canlının sahip olacağı özellikleri belirler. Bu yüzden aynı türden bir canlı, kendisinin türünden bir canlı doğurarak ürer. Gül bitkisinden lale ya da maydonoz değil, yeni güller ortaya çıkar. Bu etkenlerin bir canlıdan onun yeni nesline nasıl aktarıldığı incelendiğinde, bilinen türlerden farklı yeni türlerin ortaya çıkışı ile ilgili bulgular elde edilir. Genel olarak bakıldığında, tüm belirtiler yaşamın basit yapıda başladığını ve daha karmaşık yapılar oluşturacak biçimde geliştiğini göstermektedir.

Evrende nerede ortada çıkarsa çıksın, yaşamın her zaman evrime yöneleceğini söylemek için iyi bir neden bulunmaktadır. Kuşku yok ki yeryüzünde bildiğimiz türlerde olduğu gibi farklı türler ortaya çıkacaktır. Yeryüzünde bulunan yaşam oldukça büyük bir çeşitlilik gösteriyor olsa da kimyasal temeli aynı kalacaktır.


Hazırlayan: Prof. Dr. Varol Keskin
Editör: Ögetay Kayalı

Prof. Dr. Varol Keskin

Rasyonalist kıdemli yazar. Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünde profesör. Özellikle çift yıldızlar odaklı çeşitli fotometrik çalışmalar yapmıştır. Aynı zamanda 2017 yılında Türkiye adına ilk defa bir ötegezegen keşfeden ekibin bir üyesidir.
Back to top button

 
Bilim dünyasındaki önemli gelişmelerden haberdar olmak için haftalık/aylık bültenimize abone olun.
Devam ederek gizlilik politikasını kabul etmiş olursunuz.