İklim Değişikliği Nedir? Nedenleri ve Sonuçları – 2020

20. yüzyılın son çeyreğinden günümüze, yani 21. yüzyılın başına kadar iklim değişikliği hayli dile getirilen bir konu olmuştur. Mevcut durumdaki bu tartışmalar, ne yazık ki her zaman akademik çevrelerde ve konu üzerinde tutarlı araştırmalarda bulunan insanlar arasında yapılmadığından; iklim değişikliği kavramı halk arasında nice yersiz komplo teorileri, asılsız iddialar ve hatta sözde-bilimsel savlarla kendine bir altyapı oluşturmuştur, oluşturmaya da devam etmektedir.

Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere gezegenin birçok ülkesinde gırla giden bu tip safsataların boyutu, artık kapıdaki düşman niteliğindeki bir tehlike olan iklim değişikliği hususuna karşı alınan önlemleri zedelediği gibi; onun hakkındaki tutarlı ve dayanıklı bilgilerin de yayılmasını önlemektedir.

Özellikle son zamanlarda Türkiye’de de yayılmaya başlayan bu tip safsataları önleyip, insanları konu hakkında bilgilendirip, bireysel ve toplumsal önlemlerin alınma vakti geldi de geçiyor. Bu yüzden, iki bölüm olacak bu yazı dizisinde iklim değişikliğinin ne olduğuyla ve ne olmadığıyla ilgileneceğiz. Öncelikle ne olduğuyla başlayacağız.

Basit bir girişle başlayalım, öyleyse: Nedir bu iklim değişikliği denen şey? İklim her zaman değişmiyor mu? Niye böyle bir şeyi belirtme ihtiyacına girdik? Bunun adı küresel ısınma değil miydi, niye iklim değişikliği deyip duruyoruz? İklim değişiyorsa, bundan bize ne? Bu tip sorulara odaklı ilerleyelim.

İklim Değişikliği Nedir?

İklim değişikliği, adından da anlaşılacağı üzere, bilhassa son iki yüzyılda yaşanmakta olan iklimsel değişiklikleri ve bu değişimleri oluşturan etkenleri öne çıkaran bir tabirdir. Geçtiğimiz yıllarda yapılan çeşitli araştırmalar, 19. yüzyılın sonlarından itibaren gezegenimizin yüzeyinin dramatik bir şekilde ısındığını defalarca kanıtlamıştır.

Dünya’nın iklimi, gezegenin kadim varlığından bu yana sürekli olarak değişmektedir. Bahsi geçen bu küçük değişimler genellikle gezegenimizin yörüngesel farklılıklarından veya Güneş’in yaşadığı nice değişimlerden oluşsa da, iklim değişikliği adı altında toplanan bilgilere göre son yaşanan değişiklikler, bu tip farklılıkların aksine atmosferin gitgide ısındığını ve bu ısınma oranının da yükseldiğini gösteriyor.

Geçtiğimiz son 13 yıldan 10’u, bu ısınma oranının en yoğun görüldüğü yıllar arasına girmişti.

Bununla birlikte, konu üzerindeki araştırmacıların %97’si, atmosferde yaşanan bu sıcaklık artışının, bir önceki değişkenlere nazaran yörüngesel farklılıklar yahut Güneş’in yarattığı bir durumdan değil de beşeri aktivitelerden kaynaklandığı konusunda hemfikir.

Yukarıdaki video, bu artışın küresel anlamda ne kadar bir genişliğe sahip olduğunu gösteriyor (1880’lerden günümüze kadar olan bir zaman aralığında yaşanan sıcaklık artışı).

İklim Değişikliği Nedenleri

Sera Gazları ve Sera Etkisi

Sera etkisine geçmeden önce, öncelikle Goldilocks prensibinden bahsetmekte fayda var. Goldilocks prensibi, bize bir olgunun belirli mesafeye uyması gerektiğini ve bu mesafenin de aşırıya kaçmaması gerektiğini iddia eder. Buna popüler bir örnek, gezegenimizin konumu gelebilir: Prensibe göre Venüs, Dünya ve Mars olarak, Güneş’e olan uzaklığıyla sıralanmış bu üç gezegenden; aşırı sıcak (Venüs), aşırı soğuk (Mars) ve bu iki standart arasında, onu “tam kıvamında” kılan Dünya bulunur.

Lakin gezegenimizin, bu iki gezegene nazaran ne çok sıcak, ne de çok soğuk olduğuna bir sebep olarak, yalnızca Güneş’e olan uzaklığımızı işaret etmek yanlış olduğu kadar eksik kalırdı. Zira gezegenimizi sözüm ona “tam kıvamında” bir sıcaklıkta tutan, yalnızca Güneş’e olan uzaklığı değil, aynı zamanda atmosfer kalınlığıdır!

Güneş’e en yakın gezegen Merkür olmasına karşın, Güneş sistemindeki en sıcak gezegen ondan neredeyse 2 kat daha uzakta olan Venüs’tür. Bu durum onun atmosferindeki sera gazlarının sıcaklığı hapsetmesinden kaynaklanır.

Ne demek istediğimizi şu şekilde açıklayalım: Bir gezegenin sıcaklığı, çevresinde dolandığı yıldıza olan yakınlığı dışında, aynı zamanda atmosfer yüzeyine varan Güneş ışınlarını ne kadar etkili bir şekilde yakalayıp onu atmosferde tutabildiğiyle bağlantılıdır.

Bir diğer deyişle basitçe, atmosfer kalınlığı ne kadar fazlaysa, gezegenin yüzeyi de o kadar sıcaktır! Bu durumda aklınıza “Jüpiter bir gaz devi, öyleyse neden bu kadar soğuk?” sorusu gelebilir. Fakat burada Jüpiter’in Güneş’e aşırı uzak olduğunu göz önünde bulundurmak gerek. Eğer Güneş’e eşit uzaklıklarda özdeş iki gezegen olsaydı ve birinin atmosferi daha kalın olsaydı, muhtemelen atmosferi kalın olan gezegen diğerinden çok daha sıcak olurdu. Fakat bunun her zaman böyle olması gerekmez, bazen atmosfer ışınları geri yansıtacak nitelikte olabilir.

Burada bizim ilgilendiğimiz, gezegenin ısınmasına sebep olan atmosfer katmanı, ışınları içeriye alan, fakat dışarıya kaçırmayan bir atmosfer katmanıdır. Bu yüzden içerisi giderek ısınır. Bu katmanlara kısaca sera gazları denir, çünkü Güneş’ten ve çeşitli kaynaklardan gelen ısıyı, tıpkı bir sera gibi hapseden türden gazlardır.

Sera etkisi, özünde doğada bulunan türden bir olaydır. Kısaca açıklamak gerekirse; Dünya’nın atmosferinde bulunan bu sera gazları; sırasıyla: Su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve azotoksit (N2O) olarak bilinir.

Güneş’ten gelen yüklü parçacıkları emer (dolayısıyla yerden yansıyarak uzaya geri dönecek olanları da yakalar), çevresine dağıtır ve söz konusu enerjiyi ısıya çevirip, atmosferin ısınmasını sağlar. Bu olaya sera etkisi denir. İlk olarak 1800’lü yıllarda kullanılan bir terim olan sera etkisi, o zamanlarda doğada oluşan etkiler incelendiğinde, şimdiki gibi herhangi bir negatif anlam taşımamaktaydı. Ta ki 1950’li yıllara, yani iklim değişikliğinin ve insan bazlı etkenlerinin ilk olarak rastlandığı zamana kadar…

Antropojenik (İnsan Kaynaklı) İklim Değişikliği Sebepleri

Doğada hali hazırda bulunan bu sera etkisini tehlikeli kılan ana olaylardan biri ise, insan bazlı bir etken olan fosil yakıtların enerji olarak kullanılmasıdır. Kömür, petrol ve doğalgazlar gibi enerji kaynakları, karbon ve metan gazı (ısı hapsedici elementler) oranları yüksek yakıtlar olduğu ve enerji olarak kullanılmak için işlenmesi ve bunların havaya salınması söz konusu olduğu için, gezegenimizin yüzeyinin de ısınmasına sebep olur. Böylesine bir ısınma ise beraberinde çeşitli iklimsel tehlikeleri getirmektedir.

İklim Değişikliği Sonuçları

Buzulların Erimesi, Okyanusların Yükselmesi ve Nice Potansiyel Tehlikeler

İklim değişikliği söz konusu olduğunda, türümüzün de içinde bulunduğu birçok canlıyı tehlikeye sokan iki önemli faktör bulunur: Atmosferin ısınması ve arktik bölgelerdeki buzulların erimesi. Bu iki öge birbiriyle direkt bağlantılı olup, aynı zamanda iklim değişikliğini hitap ederken neden küresel ısınma lakabı kullanıldığını anlamamıza yardım eder.

1880 yılından bu yana olan sıcaklık artışı.

Yukarıdaki tabloda, 1880 yılından günümüze kadar yaşanan atmosferik sıcaklık artışlarının dört farklı enstitü tarafından yapılmış ölçümlerini görebiliyorsunuz. Ölçüm, 1880’lerden bu yana atmosferdeki sıcaklık oranının 0.8 oC arttığını gösterdiği gibi, son 137 yılın en sıcak 10 yıllarının da 2000’li yıllarda (1998 hariç) yaşandığını göstermektedir. Bu denli bir sıcaklık oranı, ilk bakışta çok fazla görünmeyebilir. Fakat ekosistemi bir hayli hassas olan Dünya için ciddi değişikliklere yol açabilecek düzeyde bir değişimdir. Bunlardan bir tanesi, ısınan atmosferin bir sonucu olarak eriyen arktik buzullardır.

Sıcaklık değişimleri ufak görünse de bu denli ufak değişimler, çok daha büyük değişimlere yol açacak bir zinciri başlatır.

Eriyen buzullar denince akla gelen en belirgin tehlike, okyanus seviyelerinin yükselmesi olsa gerek. Dünya’da bulunan yerleşimlerin ve bununla birlikte, o yerleşimlerde yaşayan nüfusun çok önemli bir kısmı kıyı bölgelerde bulunur. Deniz ve okyanus seviyelerinin yükselmesiyle, direkt olarak tehlikeye giren bu yerleşimlerde yaşayan insanlar, zamanla yükselen su seviyesiyle baş edilmediği takdirde, iç kıtalara göç etmekle başa çıkmak zorunda kalabilir.

Bu durum, yalnızca oluşabilecek sosyal krizleri tetiklemekle kalmayacağı gibi, bu göçleri karşılamaya çabalamaktan ötürü ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirme sorunuyla bizleri karşı karşıya bırakıyor. Tabii bu, eriyen buzulların getirdiği tehlikenin belki de en belirgin olanı; keza okyanusta yaşanan değişimlerin getirdiği diğer senaryolar, bu tip kıyı bazlı tehlikelerden daha sinsi ve dolaylı olabiliyor. Ne demek istediğimizi daha iyi anlatmak için, Dünya’da bulunan su oranlarını bilmekte fayda var.

Gezegenimizde bulunan tatlı su oranı, %2.5 civarındadır. Fakat bu 2.5’lik oranın yalnızca %1.2’lik miktarı yüzeyde, erişilebilir bir miktarda bulunup, yaşamı destekleyen bir görev taşır. Kalan miktarın %30.1’i yeraltı su kaynaklarıyken, %68.7’si ise arktik alanlarda buzul olarak bulunmaktadır. Atmosfer ısındıkça, tatlı su olarak bulunan bu buzulların erimesi de artıyor, eriyen buzullar arttıkça, okyanusa karışıyor ve muazzam miktardaki tatlı su, okyanusun tuzlu suyuyla karışıp, içinde barındırdığı yaşamı ciddi tehlikeye sokuyor. Bu durum ise, termohalin döngü olarak bilinen ve özellikle Atlantik okyanusunun dinamiğinin, onun tuz oranı ve yoğunluğuyla bağlantısını belirleyen dengeyi bozmakla tehdit ediyor. Tuzlu suyun, tatlı sudan daha yoğun olması ve özellikle Grönland buzullarının erimesiyle, kuzey okyanuslarının tatlı su miktarlarının artması, bu tip denge bozukluğuna sebep olabiliyor.

Zincire katkıda bulunan bir diğer problem, donuk haldeyken Güneş ışığını yansıtıcı olan buzulların eridiğinde okyanuslara karışması nedeniyle bu özelliğini kaybetmesi. Bu nedenle buzullar eridikçe daha da fazla Güneş ışığı emiliyor, Dünya daha da fazla ısınıyor.

Bu denli bir bozukluk, söz konusu döngü ile çeşitli plankton yaşamlarının besin kaynaklarını, planktondan beslenen balıkları ve en nihayetinde balıklardan geçimini sağlayan insanları tehlike altına sokmaktadır. Benzer şekilde, döngünün bozulmasının aynı zamanda Avrupa gibi kuzey bölgelerin sıcaklığının, tropik alanlardan gelen sıcak hava dalgasının kuzeye ulaşamamasıyla, düşmesine yol açıp; o bölgelerde büyüyen tarım hasatlarını ciddi boyutlarda etkilemekte ve bir önceki senaryoda bahsettiğimize benzer çeşitli ekonomik ve sosyal krizlere yol açabilen tehlikeler oluşturmaktadır.

Elbette ki, ortaya çıkabilecek tehlikelerin yalnızca bir kısmını, bu bahsettiklerimiz kapsamaktadır. Her ne kadar böylesine tehlikelerden kaçınabilmemize yarayan ciddi ve uzun vadeli önlemler henüz bulunmasa da, çeşitli akademik çalışmalar ve ulusların buna karşı attığı adımlar da dikkate değer bir konudur.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (İngilizcesi Intergovernmental Panel on Climate Change veya kısaca IPCC), adından da anlaşılacağı üzere iklim değişikliği konusunu ele alan ve Birleşmiş Milletler altındaki birçok ülkeyi kapsayan; özünde bir politik adımdan çok, akademik araştırmalarla yürütülen bir paneldir.

Amaçları arasında, ülkelerin iklim değişikliğine karşı tutarlı, objektif ve bilimsel bir tanı koymasını sağlamak, yaratacağı politik ve ekonomik etkileri konusunda keskin ve dayanıklı açıklamalarda bulunmak ve elbette ki bu tip kararları yürütebilmesi için, iklim değişikliği hakkında yayımlanan araştırma ve makaleleri incelemek bulunuyor. İlk olarak 1988’de, Birleşmiş Milletler’in iki kolu olan Dünya Meteoroloji Örgütü ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından kurulmuştur.

Panelin ilk değerlendirmesi, 1990 yılında, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi‘nin (The United Nations Framework Convention on Climate Change veya kısaca UNFCCC) temel ilkeleri olarak geçerli kılınmıştır. Beşinci, yani en son değerlendirmesi 2014 yılında olup; bir sonraki panelin ise 2020 yılında olması bekleniyor.

2016 yılında, Paris’te imzalanan ve adı da Paris Antlaşması olarak bilinen sözleşme de, aynı zamanda UNFCCC adı altında yapılmıştır.

Bütün bu konular ve çok daha fazlası dikkate alındığında, iklim değişikliğinin artık gerçek ve önlem alınması gereken bir tehlike olduğu; yalnızca gezegenin belirli bir kısmını, halkını, ülkesini ve hatta türünü değil, hepimizi etkilediği görülebilir. Sanayi devriminden günümüze kadar geçen son iki yüzyılda yarattığımız bu tehlikenin, artık daha çok insan tarafından farkına varılmasının an meselesi olduğunu düşünüyoruz. Bu farkındalığa bizi iteleyen faktörlerin, söz konusu bu değişikliklere ekosistemin verdiği çeşitli radikal ve acımasız tepkilerin değil de, kendi çalışmalarımızın ve bilgilerimizin olması ise, hiç şüphesiz hepimizin yararınadır.

Ne var ki, sunulan bunca kanıtlara ve uyarılara rağmen inatla tehlikenin farkına varmayan, varsa da kabul etmeyen insanların varlığı içinde bulunduğumuz bir gerçek. Küresel anlamda, insanlık tarihinin karşı karşıya kaldığı belki de en büyük tehlikeyi ve onu destekleyen kanıtları elinin tersiyle itip, konuya dair çeşitli alternatif açıklamalar getiren bu insanlar, tam olarak nasıl ve neden bu karşı argümanları, sözüm ona “alternatif gerçekleri” savunmaktadır? Biraz da bunları inceleyelim.

İklim Değişikliği Hakkındaki Yanlışlar ve Safsatalar

Etkilerinin ilk olarak 1950’li yıllarda, sera etkisinin atmosferde radikal değişiklikler yaratmasıyla tespit edildiği söz konusu olsa da; aslen kaynağının 1880’lere, yani Sanayi Devrimi’nin en hat safhada olduğu dönemlere kadar geri gitmesi, bize iklim değişikliğinin antropojenik (yani insan kaynaklı) bir etken olduğuna dair ilk ipuçlarını sunar. Özellikle karbon ve metan gibi ısı hapsedici gazları atmosfere salan birçok enerji yöntemleri kullanmamız ve bu yöntemlerin doğaya olan direk etkilerini ilk elden gözlemlememiz, iklim değişikliğinin varlığını ve onu yaratan etkenin de biz olduğumuz konusunda akıllarda herhangi bir soru bırakmıyor.

İklim değişikliğinin sözüm ona ne olmadığından ziyade, konu hakkında dile dolanan çeşitli safsataları, akıl yürütme hatalarını ve elbette ki komplo teorilerini (ve bunların potansiyel çıkış noktalarını) ele alacağız. Uzun bir süredir “geleceğin” problemi olmaktan çıkmış bir husus olan iklim değişikliği için, hakkındaki gerçeklerle safsataları ayırt edebilebilmemiz, hepimizin yararına olacağı kadar, kritik bir önem taşımaya da başlamıştır. Bunu başarmak için ise, söz konusu safsatalar hakkında bahsetmekte fayda var.

İklim değişikliğinin ne olmadığından bahsetmek… Biraz karmaşık bir konu. Keza kendisi hakkında yayılıp inanılan safsataları diğerlerinden (bkz. Dünya’nın şekli, UFO’ların varlığı, Ay’a gidilmediği, insanlar neden maymun olmuyor vb.) ayıran birçok yönü var. Bunu söylememizin nedenlerinden biri, ki belki de en önemlisi, söz konusu safsataların verdiği zararların yalnızca soyut olmamasından, eğer konuyu ciddiye almadığımız takdirde bedelini hepimizin ödeyeceğinden kaynaklanıyor. Bir diğer neden ise, yayılan bilgi kirliliğinin her daim bariz olmamasıdır.

Bilim İnsanları Bu Konuda Ne Düşünüyor?

“Bariz” kelimesini kullanırken, ne demek istenildiğini belirtmek gerekiyor: Daha önce duymuş olabileceğiniz üzere, iklim değişikliğinin kabul oranı iklim bilimciler tarafından %97 civarıdır. Yani, iklim değişikliği hakkında yazılıp çizilen her türlü akademik kağıt ve makalelerin %97 kadarı, söz konusu olgunun varlığını ve buna ek olarak insan-etkenli olduğunu kabul etmiş durumda. Bu açıklama, konuya dair sözüm ona “şüpheci” olan (kelimeyi neden tırnak içinde aktardığımızı aşağıda anlatacağız) birçokları için “%97’si evet dediği için, kalan %3’ü gözardı ediyoruz” veya “%3’ün açıklamaları da, çoğunluk kadar geçerli ve dayanıklıdır” gibi bir izlenim bırakmakta.

Nitekim, iklim bilimcilerin söz konusu oy birliğinin, gerçekten de %97 civarı olması bir yana, bu oran, yalnızca ve yalnızca iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğunu açık bir şekilde onaylayan yazıların miktarını gösterip, reddedenleri de, geri kalan %3 olarak belirtmekte. Yani söz konusu %97 dışında, iklim değişikliğinin insan kaynaklı olup olmadığı hakkında herhangi bir fikir belirtmeyen çok sayıda makaleler de mevcut. Binaenaleyh, “97’si” tabiri biraz eksik kalıyor. Bu ise, potansiyel olarak bu %97’nin aslında daha yüksek bir orana varabileceğini gösteriyor.

Halk tarafından varlığından hiç şüphe duyulmayan karanlık madde gibi birçok olgu, bilim camiasında bundan çok daha az kabul görmekte ve alternatif birçok fikir tartışılmaktadır. Bilimin içerisinde yer alanlar bu tür detaylara hakim olduğundan, iklim değişikliğinin mutlak gerçekliğinin farkındadır.

Elbette ki bu makalelerin, iklim değişikliğinin insan kaynaklı olup olmadığını belirtmemesi, onların konuya dair şüpheci yaklaştığı anlamına geldiği şeklinde bir algı oluşmamalı. Örneğin, iklim değişikliği doğrultusunda yok olan çeşitli deniz canlıları hakkında yazılan bir makale; sırf olgunun insan kaynaklı olup olmadığını belirtmediği için, yazar(lar)ı bu konuda şüpheci kılmaz. Yalnızca, makalenin iklim değişikliğinin çeşitli türleri ne şekilde tehlike altına soktuğu konusuna değindiği anlamına gelir.

Bu bilgilerin ışığında, iklim değişikliğini hedef alan safsataların, diğer konulardan ziyade, tabiri caizse daha sinsi ve karmaşık olduğu söylenebilir. Çünkü, söz konusu istatistik olduğunda, sunulan verilere aşina olmamak, olsak da doğru şekilde okuyamamak; algıda seçicilik gibi sorunları beraberinde getirip, insanları iklim değişikliğinin hala akademik gruplarca tartışılan bir konu olduğu algısına kaptırıyor. Bu da, bilgi kirliliğinin daha da yayılmasını sağlıyor.

Kayıtsızlık Tehlikesi

Özellikle halk arasında, iklim değişikliğini durdurma çabalarına karşı en büyük darbe, belki de bu açıdan geliyor: kayıtsızlık. İster iklim değişikliğinin çeşitli penguen lobisi tarafından kurgulanan bir tür şamata olduğunu düşünün, ister durumun ciddiyetinden bir hayli haberdar olun… İklim değişikliği; ekonomik kriz veya terör saldırısı gibi sorunlara nazaran, birçok insanın aklına “tehlike” ile eş değer gelmemekte. Elbette ki, böylesine bir karşılaştırma, “x sorunu varken y ile uğraşmanın manası yok” gibi bir akıl yürütme hatasına kapıldığımız anlamına gelmemeli. Aksine, demeye getirdiğimiz husus, biz insanların bizzat görmedikleri konulara vurdumduymaz bir şekilde yaklaşmasının doğamızda var olduğudur.

Daniel Gilbert (1957), Amerikalı sosyal psikolog, Harvard Üniversitesinde verdiği bir konuşmada bu konudan bahsediyor. Gilbert’a göre P.A.I.N. (İngilizce “pain/acı”: Personal, Abrupt, Immoral, Now/Kişisel, Beklenmedik, Ahlaksız, Anlık), insanlar için iklim değişikliğinin, neden evrimsel etki-tepkisel güdülerimize tamamen aykırı bir tehlike olduğunu açıklayan bir kuram.

Bireysel anlamda bir hususu tehlike olarak algılayabilmemiz için, onun ilk öncelikle kişisel olması, yani birebir kişiyi ilgilendirmesi, beklenmedik bir şekilde ortaya çıkıp varlığınızı tehdit etmesi, ahlaki değerlere tamamen ters düşen bir husus olması ve en önemlisi de anlık bir tehlike, yani göz açıp kapayıncaya kadar hızlı yaşanan bir durum olması gerekmekte.

İklim değişikliği ise, Gilbert’ın söylemine göre, bu kriterlerin hiçbirini karşılamadığından; ister konuya hakim biri olun, isterse tehlikenin varlığına karşı sözüm ona “şüpheci” bir tavır takının, verdiğiniz tepkinin neredeyse aynı olacaktır.

Maalesef bu, bize konunun ciddiyetini vurgulamaktan başka bir çözüm getirememektedir. Böyleyiz, çünkü böyleyiz. Bu tip evrimsel engeller, iklim değişikliği konusunda bizim, gerek bireysel, gerekse toplumsal anlamda yeterince sorumluluk üstlenmememizi; tehlikeye dair herhangi bir konu açıldığında, örneğin ülkeler arası çeşitli politik sıkıntılar veya nice terörist saldırıları gibi “ani” veyahut “ahlaksız” konulara nazaran, daha vurdumduymaz davranmamızı sağlıyor. Zira doğamız gereği iklim değişikliği, kendince ne kadar hızlı yaşanıyorsa yaşansın, insanların onu “tehlike” olarak algılaması için yeterince hızlı (anlık, beklenmedik vb.) yaşanmıyor.

Kanıtta Seçicilik Problemi

Clair Cameron Patterson (1922-1995) ile tanışın.

Kendisi, Amerikalı bir jeokimyacı. En ünlü bulguları arasında, Dünya’nın yaşını şu ana kadar en doğru biçimde hesaplamayı başarmak (4,55 milyar yıl) ve atmosferdeki doğal ve belirli teferruatlar arasında minerallerin yaşlarını daha iyi ölçmede yarayan kurşun-kurşun dönüşümü yöntemini keşfetmek bulunuyor. Fakat kendisi hakkında bahsetmek istediğimiz başarısı tam olarak bunlar değil. Zira Patterson’un, aynı zamanda, milyonlarca insanın hayatını kurtarmayı başaran bir diğer mirası daha mevcut: Toksik kurşun miktarı!

Aslında bu başarıları birbirinden bağımsız bulgular değildi. Zira Patterson’un uranyum-kurşun dönüşümünü sonradan kurşun-kurşun dönüşümü ile geliştirmesi, yani belirli elementlerin (zirkon) radyoaktif bozunma ile yaşadığı dönüşümü incelemesi, onun gezegenin asıl yaşını öğrenmesinde büyük yardım sağlamıştı. Zirkon taşındaki kurşun miktarının bir izotoptan diğerine dönüşme süresini hesaplayarak, Dünya’nın yaşının 4,55 milyar olduğunu bulan; yani gezegenimizin yaşını en doğru şekilde hesaplayabilen ilk insan ünvanını kazanmıştır.

Şimdi, bu neden önemli? Niye durduk yere kendisinin teknik başarılarını anlatmaya koyulduk? Cevap: Benzin. Evet, benzin. Patteson, kullandığı zirkon taşlarındaki kurşun miktarını ölçerken, aynı zamanda (sonuçlarında ortaya çıkan ve taşta olması olanaksız miktardaki kurşuna anlam veremeyerek) atmosferde doğal olmayan seviyedeki toksik kurşun miktarını ve bu miktarın, benzine konulan kurşunun atmosfere yayılmasıyla ortaya çıktığını fark eden ilk insan olmuştu!

Böylesine bir bulgu elbette ki çıktığı vakit insanların ayaklanıp benzin sektörünün değişmesini talep etmesine yol açmadı! Çünkü içerisinde kurşun bulunan çeşitli diğer ürünler (boya, ampul, ayakkabı vb.) üretimlerinde ortaya çıkan toksik semptomları saklamak için, bu sektörlerdeki insanların da kendine has bir silahı vardı: Sahte bilim. Robert A. Kehoe (1893 – 1992) bu silahı kullanan akademisyenlerden biriydi. General Motors (kurşun sektörünün ileri gelen şirketlerinden biri) tarafından işe alınıp halkı kurşunun toksik olmadığı konusunda ikna edip, tehlikelerin ise sözüm ona çeşitli hijyenik yöntemlerle önlenebileceği konusunda asılsız vaatlerle sakinleştirmekle görevliydi.

Kurşun materyaliyle fazlasıyla içli dışlı sektörlerde sık görülen toksik hastalıkların var olması ve kurşunun Roma döneminden beri aşırı toksik bir element olduğu bilinmesi bir yana, Kehoe’un açıklamaları halkı yıllarca sakinleştirmede başarılı olmuştu. Fakat Patterson, sektörün bu vurdumduymazlığına karşı sakin kalmamakta ısrarlıydı.

Bulgularından emin olmak için gittiği Antarktik araştırmalarından döner dönmez, açılan mahkemede konudaki karşı duruşunu sergileyerek (ve öncesinde kendi araştırmalarını halka açarak) halkı, kurşun sektörünün uzun bir süredir yarattığı dayanıksız algıdan uzaklaştırmaya çalışmıştı. Patterson’ın sektöre verdiği bu savaş onun 20 yılını alsa da çabaları en sonunda meyve vermişti.

Bugün, kurşunun benzin sektöründe yasaklanması ve kurşun bazlı alet edevatların ciddi hijyenik protokollerinden geçmeden halka sunulmasının mümkün olmaması, büyük oranda Richard Patterson’a borçlu olduğumuz bir başarıdır. Günümüzün standartlarında kurşunun “toksik olmayan versiyonu” diye bir şeyin olmadığını biliyorsak, çeşitli sektörlerin yarattığı sahte bilimsel algıların başarısız oldığı anlamına gelir.

En azından, buraya kadar bahsettiğimiz kurşun bazlı konularda durum böyle.

Yukarıda, iklim değişikliği hakkındaki akademik fikir birliğinin %97 civarı olduğundan bahsedip, bu açıklamanın nasıl eksik olduğundan söz etmiştik. Söz konusu %97’ye dahil olmayan kesim, tıpkı Patterson’un karşısına çıkan sahte bilimci akademisyenler gibi canını dişine takarak iklim değişikliğinin var olmadığını; konuya dair yeterli kanıtların bulunmadığını ve karbondioksitin bırakın zararlı olmasını, gezegenimizin doğal döngüsünde çok önemli bir rol üstlendiği gibi neresinden tutsanız elinizde kalacak türden açıklamalarla çeşitli medya platformlarını doldurmuş durumdalar. Bu ise, sırf kendi ünvanlarında “iklim bilimci” veya “profesör” yazdığı için, tehlikeye karşı bizi uyaran sayısız kanıtları elinin tersiyle iten ciddi bir kalabalık doğurmakta.

Bu, en nihayetinde algıda seçiciliktir ve bırakın bilimselliği, sağduyusal anlamda da hiçbir tutarlılığı bulunmamaktadır.

Şüphecilik ile İnkarcılık Arasındaki İnce Çizgi

İklim değişikliği, şu sıralar haddinden fazla politik bir konu haline gelmiş durumda. Bu çok da şaşırılacak bir şey değil; sonuçta hepimizi ilgilendiren, insanlığın belki de yüzleştiği en büyük tehlike. Konuyu can sıkıcı hale getiren, ona karşı sunulan argümanların da bilimsellikten çok politik olmasıdır. İklim değişikliğinin zamanla politik hale gelmesi ve çeşitli nedenler dolayısıyla çevresinde dolanan komploların büyümesiyle, konuya karşı tavır takınanların kendilerine yeni bir isim bulması uzun sürmedi: İklim şüphecileri (İngilizce; “climate sceptics”).

Kullanılan dil önemlidir. Bilimselliği defalarca ve defalarca kanıtlanan bir hususa karşı sözde şüphecilik ile karşı çıkmak, kategori altında sunulan argümanlar anlamsız olduğu gibi, onu işe yaramaz kılar. Şüphecilik, hakkında herhangi bir sonuca varmak için yeterli sayıda güvenilir bilginin olmamasıyla kullanılan (kullanılması gereken) bilimsel yönteme denir. İklim değişikliği gibi artık varlığı su götürmez bir gerçek olan konuya dair sözüm ona ikinci tahminlerde bulunmak ise söz konusu tanıma uyan şüpheciliğe girmediği gibi, pratikte inkârcılıkla eş değerdir.

Bugün günümüzde düz dünya fikrini savunanlar dahi hatalı bir biçimde bunu şüphecilik ile ilişkilendirmektedir. Fakat bilinen tüm fizik yasalarını ve gözlemleri inkar edip, yerine hiçbir ciddi kanıt koyamamaktadırlar. Tek yaptıkları bazı sözlü çıkarımlardır. Lakin bilim sözlü çıkarımları değil, veriyi ve aklı referans alır. Kütle çekim gibi birçok genel geçer yasayı görmezden gelip, yerine hiçbir şey koymamak ama basit birkaç söz söylemek, bir kanıt değildir!

Ne var ki, “iklim şüphecileri” gerek iklim değişikliğinin gerçek olduğunu savunanlar, gerekse ona karşı çıkanlar arasında bir şekilde kabul görmüş bir tabir haline geldi. Bu ise tehlikeye dair verilen mücadeleyi zedeliyor. Bu çok ciddi bir sorun. İnkârcılıkla şüphecilik arasındaki farkı bilmeyenler için, iklim değişikliğine karşı duran bu insanların kendilerine “şüpheci” lakabıyla argümanlarını sürdürmesi, türümüz adına, tabiri caizse, bela aramaktır. Nitekim, bahsi edilen sözde “şüpheciliğin” politik anlamda gücü elinde tutup, cehaleti meşrulaştırması ise kendi kuyumuzu kazmaktan başka bir şey değildir.

İnsan Çağı

Yakın zamanda; biz insanların, gezegenin iklimine olan muazzam etkisini anlamamıza yarayan bir kavram yaygın hale geldi: Anthropocene. Özünde Türkçe karşılığı olmasa da, 1980’li yıllarda Nobelli bilim insanı Paul Crutzen’in (1933) “anthropo” (insan) ve “cene” (çağ) kelimelerinden türettiği bir kavramdır. En basit tanımıyla Anthropocene, insan aktivitelerinin, gezegendeki iklimsel ve çevresel etkenlere en baskın faktör olduğunu ileri süren jeolojik dönem olarak nitelendirilir. Çeşitli tarımsal ve sanayi aktivitelerimizden, günlük hayatta uyguladığımız teknolojik ve sosyal alışkanlıklarımıza kadar gezegenin iklimsel değişkenliğini kontrol edemesek de, onu etkileyen büyük bir faktör olduğumuzu ileri süren tanım; bize bu konu hakkında ne yapmamız gerektiği konusunda herhangi bir fikir vermiyor. Yine de, söz konusu isimlendirmenin, doğamız gereği neye dönüştüğümüzü bir takım kriterler hakkında bizi düşünmeye zorladığı da gözardı edilmemeli.

Dönemin Sanayi Devrimi’yle başladığını söylemek güç olurdu. 15,000 yıl önce tarımın artık insan faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturmaya başlamasıyla ormansızlaşma; artan nüfusumuzla birlikte avladığımız hayvanların bir bir yok olma eşiğine girmesi gibi örnekler, insanların en az Neolitik dönemden bu yana gezegenimizin ikliminde gözle görülebilir bir rol oynadığını gösterir. Her ne kadar bu tip örnekler, aşağı yukarı 250 yıl önce başlayan Sanayi Devrimi ve sonrasında yaşananların yanında bir hayli sönük kalsa da, elimize geçen bu potansiyelin yeni bir şey olmadığını anlamamızda iyi bir başlangıç sunar.

Sahip olduğumuz bu kadim potansiyel, en nihayetinde Dünya’daki bizim ve bizimle birlikte yaşayan canlıların rollerini şekillendirip, geleceğimize yön veren bir üsluba sahipti. Bu durum, günümüzde de geçerliliğini koruyor. Elimizde çok büyük bir sorumluluk olduğu aşikâr; kabullenmeye henüz niyetimizin olmadığı bir sorumluluk. İklim değişikliğinin yarattığı ve yaratacağı etkilerin, bizim gibi çevresine adapte olmakta bir hayli başarılı bir tür için bile ciddi kayıplar vereceğini düşünmek, kulağa sanıldığı kadar bilimkurgu gelen bir fikir değil. Göz önünde bulundurmamız gereken radikal değişimlerin bizi kontrol etmeye başlamasından evvel bizim (hepimizin; sizin, benim, toplumların) onu kontrol altına alması ise nitekim yarının değil, bugünün sorunudur.

Bu durumda önümüzde iki seçenek bulunuyor: Dünya’ya ve barındırdığı canlılara verdiğimiz hasarın sorumluluğunu alıp, bu konuda kayda değer önlemler alarak iklim değişikliği gibi tehlikelerin (en azından, insan-kaynaklı olanların) bir daha tekrarlanmamasını sağlarız, veya tehlikeye karşı hiçbir çaba göstermeksizin, onu yokmuş gibi sayarak aptallar gibi ölürüz.

Nitekim, her iki seçenekte son söz tabiatın olacaktır: Karar da, sonuçları da hepimizin. Akıllıca değerlendirelim.


Hazırlayan: Burak M. Kılıç
Katkı sağlayan: Ögetay Kayalı
Editör: Ögetay Kayalı

Referanslar

1. <http://www.ipcc.ch/pdf/assessment-report/ar4/wg1/ar4-wg1-chapter1.pdf>

2. IPCC – Intergovernmental Panel on Climate Chang – <https://www.ipcc.ch/organization/organization.shtml>

3. <http://iopscience.iop.org/article/10.1088/1748-9326/8/2/024024/pdf>

4. The Greenhouse Effect Marianne Weingroff – <https://www.ucar.edu/learn/1_3_1.htm>

5. The Goldilocks Principle – <https://judithcurry.com/2012/12/22/the-goldilocks-principle/>

6. “Global Climate Change: Evidence.” NASA Global Climate Change and Global Warming: Vital Signs of the Planet. June 15, 2008. Accessed February 4, 2017. <http://climate.nasa.gov/evidence/>.

7. The World’s Water – <https://water.usgs.gov/edu/earthwherewater.html>

8. Melting Arctic Sea Ice and Ocean Circulation – <https://scied.ucar.edu/longcontent/melting-arctic-sea-ice-and-ocean-circulation>

9. “The rising tide: assessing the risks of climate change and human settlements in low elevation coastal zones” Gordon Mcgranahan-Deborah Balk-Bridget Anderson – Environment and Urbanization – 2007. Accessed March 8, 2017.

10. Anthropocene fever – <https://aeon.co/essays/should-we-be-suspicious-of-the-anthropocene-idea>

11. Clair Patterson and Robert Kehoe’s Paradigm of ‘Show Me the Data’ on Environmental Lead Poisoning – <https://www.academia.edu/20928082/Clair_Patterson_and_Robert_Kehoes_Paradigm_of_Show_Me_the_Data_on_Environmental_Lead_Poisoning?auto=download>

12. “Global Climate Change: Evidence.” NASA Global Climate Change and Global Warming: Vital Signs of the Planet. June 15, 2008. Accessed April 18, 2017. <http://climate.nasa.gov/evidence/>13. Harvard Thinks Big 2010 – Daniel Gilbert | ‘Global Warming and Psychology’ – <https://vimeo.com/10324258>

14. Quantifying the consensus on anthropogenic global warming in the scientific literature – <http://iopscience.iop.org/article/10.1088/1748-9326/8/2/024024/pdf>

Exit mobile version