Popüler BilimSosyal

Konuştuğumuz Dil Düşüncelerimizi Ne Kadar Etkiler?

Hikayenin Öne Çıkanları
  • Dilsel Görelilik
  • Dildeki Cinsiyetin Düşünceye Etkisi
  • Dilsel Belirlenimcilik
  • İlk Deney
  • İkinci Deney
  • DilinDüşünceye Etkisine Başka Bir Örnek
  • Bu Deney Umut Vadediyor

Konuşmak ve düşünmek, ikisi de insanları diğer hayvanlardan ayıran en büyük özellikler. Peki, aralarında nasıl bir ilişki bulunuyor? Konuştuğumuz dil, düşünce tarzımızı etkiler mi? Bu soruya net bir yanıt vermek mümkün değil. Çünkü yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu konuda kesin bir yargıya varmak için henüz çok erken.

Dilin düşünceye etkisi iki grupta inceleniyor. Birincisi dilsel görelilik, ikincisi ise dilsel belirlenimcilik (determinizm) [1].

 

Dilsel Görelilik

Dilsel görelilik için dilbilimciler arasında herhangi bir tartışma yok. Dilsel görelilik, konuşurken doğal olarak konuştuğumuz dilin kurallarına göre düşündüğümüz anlamına gelir. Örneğin İngilizce konuşurken ve geçmiş zamandan bahsederken olaya tanık olup olmadığımızı belirten özel bir zaman bulunmadığından çoğu kez bu durumu göz ardı ederiz. Özellikle olaya tanık olmadığımızı belirtmek istiyorsak durum farklı tabii ki, bunun için çeşitli sözcükleri cümleye eklememiz gerekir. Ancak Türkçede, Korecede, bazı Kafkas dillerinde ve yerli Amerika dillerinde durum oldukça farklıdır.

Türkçede görülen ve duyulan geçmiş zamanlar birbirinden tamamen farklıdır. Bu yüzden geçmişteki bir olayı anlatırken olaya tanık olup olmadığımızı kesin olarak belirtmemiz gerekir. Öbür taraftan İngilizcede eğer ölmüş birinden bahsediyorsak “He has worked here.” (Burada çalıştı) diyemeyiz. Türkçede ise geçmişten bahsederken kişinin ölü olup olmamasına dikkat edilmez, her iki durumda da aynı geçmiş zaman kullanılır. Diğer bir deyişle bunu o anda düşünmemiz gerekir, yani konuştuğumuz dilin kuralları neyi nasıl düşündüğümüzü bu anlamda etkiler.

Dildeki Cinsiyetin Düşünceye Etkisi

Ana dilimizin gramer kurallarının nasıl düşündüğümüze etkisini gösteren bir çalışma şu şekildedir: Dil bilgisel anlamda cinsiyetin nasıl düşündüğümüzü etkileyip etkilemediğini görmek adına bu deney, İspanyolca-İngilizce ve Almanca-İngilizce konuşan iki grup üzerinde yapılmıştır. Deneyde İspanyolcada dişil, Almancada eril adlara sahip beş nesne ve tam tersi beş başka nesne ile birlikte kadın ve erkek figürleri katılımcılara (bir nesne bir insan figürü şeklinde) eşler halinde gösterilmiş. Her nesne ile yandaki insanın benzerliğini 1-9 arasında (bu aradaki tüm rakamları deney boyunca kullanmış olmaları gerekiyor) derecelendirmeleri istenmiş.

Sonuçta İspanyolca ve Almanca konuşanlar, kendi dillerinde o nesne dişilse nesneyi kadınla, erilse erkekle daha büyük oranda eşleştirme eğilimi göstermişler [2].

Dilsel Belirlenimcilik

Dilsel belirlenimcilik ise hâlâ tartışmaya açıktır. Bu hipotezin en büyük savunucuları Whorf ve öğretmeni Sapir’dir. Bu iki dil bilimciye göre dilin düşünceye etkisi yalnızca konuşma esnasında dilin kurallarına uygun konuşmak için olaya bakış açımızı biraz değiştirmekten ibaret değildir. Ana dilimiz birçok alanda nasıl düşündüğümüzü belirler. Ancak hepimiz biliyoruz ki günlük yaşamda ana dilimiz gereği Türkler İngilizlere göre tanıklığa daha çok önem verir; İngilizler ise Türklere göre ölüme ve yaşama daha çok değer verir gibi bir durum söz konusu değildir [4].

Bu iki dil bilimci hipotezlerini test etmek amaçlı deneyler de yapıp, düşündüklerini destekleyecek sonuçlar elde ediyorlar. Sonuçların ayrıntısına değinmeden önce hipotezlerinin neyi içerdiğine değinmek sanıyoruz ki daha açıklayıcı olacaktır.

Örneğin bu hipoteze göre, bir dildeki basit renk adlarının sayısı, o dili ana dili olarak konuşanların gökkuşağını nasıl gördüklerini etkiler. Başka bir örnek de Kanada, Alaska ve Grönland’da yaşayan yerli bir halk olan İnuitlerin dilidir. Bu insanların dilinde “Kar” sözcüğünü ve karın çeşitli hâllerini tanımlamak için çok sayıda sözcük bulunduğundan bu halklar kar hakkında daha akıllıca düşünebilirler.

İlk Deney

Bu deney ana dil olarak İngilizce konuşanlarla, Meksikada yaşayan yerli bir halk olan Tarahumaralar arasında yapılmış. Bilindiği üzere İngilizcede mavi (blue) ve yeşil (green) için iki ayrı sözcük bulunuyor ancak Tarahumara dilinde bu iki renk için iki ayrı sözcük yok, ikisini de tek bir kelimeyle ifade ediyorlar.

tarahumara dil ve düşünceBir grup İngilize ve Tarahumaraya şekildeki renklere sahip parçalar gösterilip hangisinin diğerlerinden daha farklı olduğu sorulmuş. Burada dikkat edilmesi gerekiyor ki hangisi yeşil hangisi mavi kartların altında yazıyor. Sonuçta çoğu İngiliz B ile gösterilen rengi farklı bulurken, Tarahumaralar çoğunlukla D’nin farklı olduğunu söylemiş. Ayrıca İngilizler için B ile C-D arasında çok büyük fark varken, Tarahumaralarca fark İngilizlerin düşündüğü kadar büyük değilmiş.

Bu sonuç Whorf hipotezini destekler nitelikte, yani konuştuğumuz dile göre düşündüğümüzü doğruluyor. Ancak Paul Kay ve Willett Kempton adında iki bilim insanı, sonuç her ne kadar Sapir-Whorf hipotezini desteklese de bunun nedenin renklerin adlarının altta yazılması olduğu hipotezini ortaya atıyorlar ve bunun için ilkine çok benzer yeni bir deney tasarlıyorlar.

İkinci Deney

Bu kez katılımcılara bir üçlemede tek seferde birden fazla renk gösterilmiyor.

İlk iki renk arasındaki yeşilliğin, son iki renk arasındaki mavilikten daha fazla olup olmadığı soruluyor ve böylece kişilerin ayrımı sözcüklere göre yapması önlenmiş oluyor.

Deneyin sonucunda anlaşılıyor ki renkler sınıflandırılmadığında İngilizler de Tarahumaraların ilk deneyde verdiği sonuçla aynı sonuca varıyorlar.

Özet olarak denebilir ki İngilizler renklerle ilgili sözel bir sınırlama olduğunda, Tarahumaraların aksine, bu sınıra göre düşüncelerini biçimlendirirken; herhangi sözel bir kısıtlama olmadığında, dillerinde yeşil ve mavi gibi iki ayrı renk adı olsa da, Tarahumaralarla aynı biçimde düşünüyor ve görüyorlar [3].

Dilin Düşünceye Etkisine Başka Bir Örnek

Alfred Bloom adında bir psikolog, karşı-olgusal düşünmenin (basit haliyle böyle olsa, şu şöyle olurdu tarzı düşünme) Çincede, İngilizceye göre daha zor olduğunu ileri sürdü. Çünkü “X, Y’yi yapsaydı Z olurdu” biçimindeki cümleleri Çinceye çevirmek oldukça zor. Bunu desteklemek için deneyler yaptı ve bu deneylerden sonra Çinlilerin Amerikalılara göre karşı-olgusal düşünmede çok daha kötü olduğu sonucuna vardı. Bu sonucun da Çinceden kaynaklandığını, ana dili Çince olanların bu yüzden “X, Y’yi yapsaydı Z olurdu” şeklinde durumları düşünmede zorlandığını söyledi.

Daha sonra ortaya çıktı ki Bloom’un yaptığı çalışmaların deneysel düzeneklerinde ciddi sorunlar vardı ve bunlar düzeltildiğinde aradaki fark kapandı [4].

Bu Deney Umut Vadediyor

Bu deney Steven Levinson adında İngiliz bir dil bilimci tarafından yapılıyor. Deney, ana dili Felemenkçe ve Tzeltalca (Meksika’da konuşulan yerli bir dil) olan iki grup arasında yapılıyor.

Felemenkçede, tıpkı Tükçedeki gibi, bir varlığın başka bir varlığa göre konumu sağ, sol, ön, arka gibi kavramlarla ifade edilirken, Tzeltalcada bunun yerine doğu, batı gibi yönler kullanılıyor. Bunun insan düşüncesine etkisini görmek isteyen Levinson bir masanın üzerine dört adet oyuncağı diziyor. Bunlar soldan sağa (ya da batıdan doğuya) A, B, C, D olsun. Deneklerden bu oyuncakların sırasını akılarında tutmaları isteniyor ve 180° döndürülüyorlar. Arkalarındaki bu yeni masaya aynı sıra ile oyuncakları yeniden dizmeleri isteniyor. Sonuçta Felemenkçe konuşanlar göreli sırayı koruyarak yine (bu kez döndükleri tarafta kendilerine göre) soldan sağa A, B, C, D şeklinde dizerken, Tzeltalca konuşanlar oyuncakların mutlak konumunu koruyarak D, C, B, A şeklinde diziyorlar.

Yine başka bir çalışmada da benzer bir sonuç gözleniyor. Bu kez deney gruplarına soldan sağa doğru hareket eden bir çizgi film izletiliyor ve denekler farklı bir odaya alındıktan sonra gördükleri hareketi taklit etmeleri isteniyor. Felemenkçe konuşanlar yönleri ne olursa olsun soldan sağa işaret ederken, Tenejapanca konuşanlar (Meksika’da yerel bir dil) baktıkları yöne göre işaret ettikleri yönü değiştirdikleri gözleniyor [4].

Özetle en başta da söylediğimiz gibi olayları birilerine aktarırken ana dilimiz olmasa dahi o anda konuştuğumuz dilin kuralları gereği farklı bakış açılarından bakarak konuşuyoruz. Türkçe konuşurken olaya tanık olup olmadığımızı göz önünde bulundurarak zaman kipini kullanıyoruz, İngilizce konuşurken kişinin ölü mü yaşıyor mu olduğuna dikkat ediyoruz. Ancak dilsel belirlenimcilik olarak adlandırılan kavram, yani ana dilimize göre dünyaya bakışımızın değişmesi hâlâ kesinliği olmayan bir konu.


Hazırlayan: Arya Elçi
Editör: Ögetay Kayalı

Referanslar
1.
Bernard Comrie, “Language and Thought”, <https://www.linguisticsociety.org/resource/language-and-thought>
2.
Phillips, Webb Boroditsky, Lera, “Can Quirks of Grammar Affect the Way You Think? Grammatical Gender and Object Concepts”, <https://escholarship.org/uc/item/31t455gf
3.Paul Kay & Willett Kempton, “What is the Sapir-Whorf
hypothesis?”, <https://pdfs.semanticscholar.org/8485/4014ff787a590ef6259eeecfcd7a4fe3aaaf.pdf>
4.Paul Bloom, Frank C. Keil, “Thinking Through Language”,
<http://minddevlab.yale.edu/sites/default/files/files/Thinking%20through%20language.pdf>

Kapak Görseli
Woman photo created by drobotdean – www.freepik.com

Arya Elçi

Rasyonalist araştırmacı yazar. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Fizik lisans öğrencisi.
Back to top button

 
Bilim dünyasındaki önemli gelişmelerden haberdar olmak için haftalık/aylık bültenimize abone olun.
Devam ederek gizlilik politikasını kabul etmiş olursunuz.