İklim Değişikliği: Nedir? | Bölüm 1

20. yüzyılın son çeyreğinden günümüze, yani 21. yüzyılın başına kadar iklim değişikliği hayli dile getirilen bir konu olmuştur. Mevcut durumdaki bu tartışmalar, ne yazık ki her zaman akademik çevrelerde ve konu üzerinde tutarlı araştırmalarda bulunan insanlar arasında yapılmadığından; iklim değişikliği kavramı halk arasında nice yersiz komplo teorileri, asılsız iddialar ve hatta sözde-bilimsel savlarla kendine bir altyapı oluşturmuştur, oluşturmaya da devam etmektedir. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere gezegenin birçok ülkesinde gırla giden bu tip safsataların boyutu, artık kapıdaki düşman niteliğindeki bir tehlike olan iklim değişikliği hususuna karşı alınan önlemleri zedelediği gibi; onun hakkındaki tutarlı ve dayanıklı bilgilerin de yayılmasını önlemektedir.

Özellikle son zamanlarda Türkiye’de de yayılmaya başlayan bu tip safsataları önleyip, insanları konu hakkında bilgilendirip, bireysel ve toplumsal önlemlerin alınma vakti geldi de geçiyor. Bu yüzden, iki bölüm olacak bu yazı dizisinde iklim değişikliğinin ne olduğuyla ve ne olmadığıyla ilgileneceğiz. Öncelikle ne olduğuyla başlayacağız. Basit bir girişle başlayalım, öyleyse: Nedir bu iklim değişikliği denen şey? İklim her zaman değişmiyor mu? Niye böyle bir şeyi belirtme ihtiyacına girdik? Bunun adı küresel ısınma değil miydi, niye iklim değişikliği deyip duruyoruz? İklim değişiyorsa, bundan bize ne? Bu tip sorulara odaklı ilerleyelim.

İklim Değişikliği: Nedir?

İklim değişikliği, adından da anlaşılacağı üzere, bilhassa son iki yüzyılda yaşanmakta olan iklimsel değişiklikleri ve bu değişimleri oluşturan etkenleri öne çıkaran bir tabirdir. Geçtiğimiz yıllarda yapılan çeşitli araştırmalar, 19. yüzyılın sonlarından itibaren gezegenimizin yüzeyinin dramatik bir şekilde ısındığını defalarca kanıtlamıştır.

Yerküre’nin iklimi, gezegenin kadim varlığından bu yana sürekli olarak değişmektedir. Bahsi geçen bu küçük değişimler genellikle gezegenimizin yörüngesel farklılıklarından veya Güneş’in yaşadığı nice değişimlerden oluşsa da, “iklim değişikliği” adı altında toplanan bilgilere göre son yaşanan değişiklikler, bu tip farklılıkların aksine atmosferin gitgide ısındığı ve bu ısınma oranının da yükseldiğini gösteriyor. Geçtiğimiz son 13 yıldan 10'u, bu ısınma oranının en yoğun görüldüğü yıllar arasına girmişti.

Bununla birlikte, konu üzerindeki araştırmacıların %97’si, atmosferde yaşanan bu ısı artışının, bir önceki değişkenlere nazaran yörüngesel farklılıklar yahut Güneş’in yarattığı bir durumdan değil de, beşeri aktivitelerden kaynaklandığı konusunda hemfikir.

Yukarıdaki video, bu artışın küresel anlamda ne kadar bir genişliğe sahip olduğunu gösteriyor (1880’lerden günümüze kadar olan bir zaman aralığında yaşanan ısı artışı).

Sera Etkisi ve Antropojenik (İnsan Kaynaklı) Sebepleri

Sera etkisine geçmeden önce, öncelikle Goldilocks prensibinden bahsetmekte fayda var. Goldilocks prensibi, bize bir olgunun belirli mesafeye uyması gerektiğini ve bu mesafenin de aşırıya kaçmaması gerektiğini iddia eder. Buna popüler bir örnek, gezegenimizin konumu gelebilir: Prensibe göre Venüs, Yerküre ve Mars olarak, Güneş’e olan uzaklığıyla sıralanmış bu üç gezegenden; aşırı sıcak (Venüs), aşırı soğuk (Mars) ve bu iki standart arasında, onu “tam kıvamında” kılan Yerküre bulunur.

Lakin gezegenimizin, bu iki gezegene nazaran ne çok sıcak, ne de çok soğuk olduğuna bir sebep olarak, yalnızca Güneş’e olan uzaklığımızı işaret etmek yanlış olduğu kadar eksik kalırdı. Zira gezegenimizi sözüm ona “tam kıvamında” bir sıcaklıkta tutan, yalnızca Güneş’e olan uzaklığı değil, aynı zamanda atmosfer kalınlığıdır!

sanayi baca

Ne demek istediğimizi şu şekilde açıklayalım: Bir gezegenin sıcaklığı, çevresinde dolandığı yıldıza olan yakınlığı dışında, aynı zamanda atmosfer yüzeyine varan Güneş ışınlarını ne kadar etkili bir şekilde yakalayıp onu atmosferde tutabildiğiyle bağlantılıdır. Bir diğer deyişle basitçe, atmosfer kalınlığı ne kadar fazlaysa, gezegenin yüzeyi de o kadar sıcaktır! Bu durumda aklınıza "Jüpiter bir gaz devi, öyleyse neden bu kadar soğuk?" sorusu gelebilir. Fakat burada Jüpiter'in Güneş'e çok uzak olduğunu göz önünde bulundurmak gerek. Eğer Güneş'e eşit uzaklıklarda özdeş iki gezegen olsaydı ve birinin atmosferi daha kalın olsaydı, muhtemelen atmosferi kalın olan gezegen diğerinden çok daha sıcak olurdu. Fakat bunun her zaman böyle olması gerekmez, bazen atmosfer ışınları geri yansıtacak nitelikte olabilir. Burada bizim ilgilendiğimiz, gezegenin ısınmasına sebep olan atmosfer katmanı, ışınları içeriye alan, fakat dışarıya kaçırmayan bir atmosfer katmanıdır. Bu yüzden içerisi giderek ısınır. Bu katmanlara kısaca “sera gazları” denir, çünkü Güneş’ten ve çeşitli kaynaklardan gelen ısıyı, tıpkı bir sera gibi hapseden türden gazlardır.

Fazla uzatmadan, bunu ana konumuza bağlıyoruz: Sera etkisine. Sera etkisi, özünde doğada bulunan türden bir olaydır. Kısaca açıklamak gerekirse; Yerküre’nin atmosferinde bulunan bu sera gazları; sırasıyla: Su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve azotoksit (N2O) olarak bilinir. Güneş’ten gelen yüklü parçacıkları emer, çevresine dağıtır ve söz konusu enerjiyi ısıya çevirip, atmosferin ısınmasını sağlar. Bu olaya “sera etkisi” denir. İlk olarak 1800’lü yıllarda kullanılan bir terim olan “sera etkisi”, o zamanlarda doğada oluşan etkiler incelendiğinde, şimdiki gibi herhangi bir negatif anlam taşımamaktaydı. Ta ki 1950’li yıllara, yani iklim değişikliğinin ve insan bazlı etkenlerinin ilk olarak rastlandığı zamana kadar...

Doğada hali hazırda bulunan bu sera etkisini tehlikeli kılan ana olaylardan biri ise, insan bazlı bir etken olan fosil yakıtların enerji olarak kullanılmasıdır. Kömür, petrol ve doğalgazlar gibi enerji kaynakları, karbon ve metan gazı (ısı hapsedici elementler) oranları yüksek yakıtlar olduğu ve enerji olarak kullanılmak için işlenmesi ve bunların havaya salınması söz konusu olduğu için, gezegenimizin yüzeyinin de ısınmasına sebep oluyor. Böylesine bir ısınma ise, beraberinde çeşitli iklimsel tehlikeleri getirmektedir.

Arktik Bölgelerin Azalması, Okyanusların Yükselmesi ve Nice Potansiyel Tehlikeler

İklim değişikliği söz konusu olduğunda, türümüzün de içinde bulunduğu birçok canlıyı tehlikeye sokan iki önemli faktör bulunur: Atmosferin ısınması ve arktik bölgelerdeki buzulların erimesi. Bu iki öge birbiriyle direkt bağlantılı olup, aynı zamanda iklim değişikliğini hitap ederken neden “küresel ısınma” lakabı kullanıldığını anlamamıza yardım eder.

temperature anomaly

Yukarıdaki tabloda, 1880 yılından günümüze kadar yaşanan atmosferik sıcaklık artışlarının dört farklı enstitü tarafından yapılmış ölçümlerini görebiliyorsunuz. Ölçüm, 1880’lerden bu yana atmosferdeki sıcaklık oranının 0.8 oC arttığını gösterdiği gibi, son 137 yılın en sıcak 10 yıllarının da 2000’li yıllarda (1998 hariç) yaşandığını göstermektedir. Bu denli bir sıcaklık oranı, ilk bakışta çok fazla görünmeyebilir. Fakat ekosistemi bir hayli hassas olan Yerküre için ciddi değişikliklere yol açabilecek düzeyde bir değişimdir. Bunlardan bir tanesi, ısınan atmosferin bir sonucu olarak eriyen arktik buzullardır.

Eriyen buzullar denince akla gelen en belirgin tehlike, okyanus seviyelerinin yükselmesi olsa gerek. Yerküre’de bulunan yerleşimlerin ve bununla birlikte, o yerleşimlerde yaşayan nüfusun, çok önemli bir kısmı kıyı bölgelerde bulunur. Deniz ve okyanus seviyelerinin yükselmesiyle, direkt olarak tehlikeye giren bu yerleşimlerde yaşayan insanlar, zamanla yükselen su seviyesiyle baş edilmediği takdirde, iç kıtalara göç etmekle başa çıkmak zorunda kalabilir. Bu durum, yalnızca oluşabilecek sosyal krizleri tetiklemekle kalmayacağı gibi, bu göçleri karşılamaya çabalamaktan ötürü ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirme sorunuyla bizleri karşı karşıya bırakıyor. Tabii bu, eriyen buzulların getirdiği tehlikenin belki de en belirgin olanı; keza okyanusta yaşanan değişimlerin getirdiği diğer senaryolar, bu tip kıyı bazlı tehlikelerden daha sinsi ve dolaylı olabiliyor. Ne demek istediğimizi daha iyi anlatmak için, Yerküre’de bulunan su oranlarını bilmekte fayda var.

Gezegenimizde bulunan tatlı su oranı, %2.5 civarındadır. Fakat bu 2.5’lik oranın yalnızca %1.2’lik miktarı yüzeyde, erişilebilir bir miktarda bulunup, yaşamı destekleyen bir görev taşır. Kalan miktarın %30.1’i yeraltı su kaynaklarıyken, %68.7’si ise arktik alanlarda buzul olarak bulunmaktadır. Atmosfer ısındıkça, tatlı su olarak bulunan bu buzulların erimesi de artıyor, eriyen buzullar arttıkça, okyanusa karışıyor ve muazzam miktardaki tatlı su, okyanusun tuzlu suyuyla karışıp, içinde barındırdığı yaşamı ciddi tehlikeye sokuyor. Bu durum ise, “termohalin döngü” olarak bilinen ve özellikle Atlantik okyanusunun dinamiğinin, onun tuz oranı ve yoğunluğuyla bağlantısını belirleyen dengeyi bozmakla tehdit ediyor. (Tuzlu suyun, tatlı sudan daha yoğun olması ve özellikle Grönland buzullarının erimesiyle, kuzey okyanuslarının tatlı su miktarlarının artması, bu tip denge bozukluğuna sebep olabiliyor.)

Bu denli bir bozukluk, söz konusu döngü ile çeşitli plankton yaşamlarının besin kaynaklarını, planktondan beslenen balıkları ve en nihayetinde balıklardan geçimini sağlayan insanları tehlike altına sokmaktadır. Benzer şekilde, döngünün bozulmasının aynı zamanda Avrupa gibi kuzey bölgelerin sıcaklığının, tropik alanlardan gelen sıcak hava dalgasının kuzeye ulaşamamasıyla, düşmesine yol açıp; o bölgelerde büyüyen tarım hasatlarını ciddi boyutlarda etkilemekte ve bir önceki senaryoda bahsettiğimize benzer çeşitli ekonomik ve sosyal krizlere yol açabilen tehlikeler oluşturmaktadır.

Elbette ki, ortaya çıkabilecek tehlikelerin yalnızca bir kısmını, bu bahsettiklerimiz kapsamaktadır. Her ne kadar böylesine tehlikelerden kaçınabilmemize yarayan ciddi ve uzun vadeli önlemler henüz bulunmasa da, çeşitli akademik çalışmalar ve ulusların buna karşı attığı adımlar da dikkate değer bir konudur.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (İngilizcesi; Intergovernmental Panel on Climate Change veya kısaca IPCC), adından da anlaşılacağı üzere iklim değişikliği konusunu ele alan ve Birleşmiş Milletler altındaki birçok ülkeyi kapsayan; özünde bir politik adımdan çok, akademik araştırmalarla yürütülen panele denir. Amaçları arasında, ülkelerin iklim değişikliğine karşı tutarlı, objektif ve bilimsel bir tanı koymasını sağlamak, yaratacağı politik ve ekonomik etkileri konusunda keskin ve dayanıklı açıklamalarda bulunmak ve elbette ki bu tip kararları yürütebilmesi için, iklim değişikliği hakkında yayımlanan araştırma ve makaleleri incelemek bulunuyor. İlk olarak 1988'de, Birleşmiş Milletler'in iki kolu olan Dünya Meteoroloji Örgütü ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından kurulmuştur.

ipcc

Panelin ilk değerlendirmesi, 1990 yılında, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin (The United Nations Framework Convention on Climate Change veya kısaca UNFCCC) temel ilkeleri olarak geçerli kılınmıştır. Beşinci, yani en son değerlendirmesi 2014 yılında olup; bir sonraki panelin ise 2020 yılında olması bekleniyor.

2016 yılında, Paris’te imzalanan ve adı da Paris Antlaşması olarak bilinen sözleşme de, aynı zamanda UNFCCC adı altında yapılmıştır.


Bütün bu konular ve çok daha fazlası dikkate alındığında, iklim değişikliğinin artık gerçek ve önlem alınması gereken bir tehlike olduğu; yalnızca gezegenin belirli bir kısmını, halkını, ülkesini ve hatta türünü değil, hepimizi etkilediği görülebilir. Sanayi devriminden günümüze kadar geçen son iki yüzyılda yarattığımız bu tehlikenin, artık daha çok insan tarafından farkına varılmasının an meselesi olduğunu düşünüyoruz. Bu farkındalığa bizi iteleyen faktörlerin, söz konusu bu değişikliklere ekosistemin verdiği çeşitli radikal ve acımasız tepkilerin değil de, kendi çalışmalarımızın ve bilgilerimizin olması ise, hiç şüphesiz hepimizin yararınadır.

Ne var ki, sunulan bunca kanıtlara ve uyarılara rağmen inatla tehlikenin farkına varmayan, varsa da kabul etmeyen insanların varlığı içinde bulunduğumuz bir gerçek. Küresel anlamda, insanlık tarihinin karşı karşıya kaldığı belki de en büyük tehlikeyi ve onu destekleyen kanıtları elinin tersiyle itip, konuya dair çeşitli alternatif açıklamalar getiren bu insanlar, tam olarak nasıl ve neden bu karşı argümanları, sözüm ona “alternatif gerçekleri” savunmaktadır? İşte bu yazı dizisinin ikinci bölümünde bu konuya değineceğiz.

Burak M. Kılıç

Referanslar
1. <http://www.ipcc.ch/pdf/assessment-report/ar4/wg1/ar4-wg1-chapter1.pdf>
2. IPCC - Intergovernmental Panel on Climate Chang - <https://www.ipcc.ch/organization/organization.shtml>
3. <http://iopscience.iop.org/article/10.1088/1748-9326/8/2/024024/pdf>
4. The Greenhouse Effect Marianne Weingroff - <https://www.ucar.edu/learn/1_3_1.htm>
5. The Goldilocks Principle - <https://judithcurry.com/2012/12/22/the-goldilocks-principle/>
6. "Global Climate Change: Evidence." NASA Global Climate Change and Global Warming: Vital Signs of the Planet. June 15, 2008. Accessed February 4, 2017. <http://climate.nasa.gov/evidence/>.
7. The World's Water - <https://water.usgs.gov/edu/earthwherewater.html>
8. Melting Arctic Sea Ice and Ocean Circulation - <https://scied.ucar.edu/longcontent/melting-arctic-sea-ice-and-ocean-circulation>
9. “The rising tide: assessing the risks of climate change and human settlements in low elevation coastal zones” Gordon Mcgranahan-Deborah Balk-Bridget Anderson - Environment and Urbanization – 2007. Accessed March 8, 2017.