İklim Değişikliği: Ne Değildir? | Bölüm 2

Yazı dizisinin ilk bölümünde, iklim değişikliğinin ne olduğunu, neden yaşandığını, ne tür tehlikeler taşıdığını ve buna karşı ne tür önlemler alındığını; kısaca, iklim değişikliğinin “Ne” olduğunu kısaca açıklamıştık. Etkilerinin ilk olarak 1950’li yıllarda, sera etkisinin atmosferde radikal değişiklikler yaratmasıyla tespit edildiği söz konusu olsa da; aslen kaynağının 1880’lere, yani Sanayi Devrimi’nin en hat safhada olduğu dönemlere kadar geri gitmesi, bize iklim değişikliğinin antropojenik (yani insan-kaynaklı) bir etken olduğuna dair ilk ipuçlarını sunmuştu. Özellikle karbon ve metan gibi ısı hapsedici gazları atmosfere salan birçok enerji yöntemleri kullanmamız ve bu yöntemlerin doğaya olan direk etkilerini ilk elden gözlemlememiz, iklim değişikliğinin varlığını ve onu yaratan etkenin de biz olduğumuz konusunda akıllarda herhangi bir soru bırakmamıştı.

İkinci bölümde ise, konunun diğer boyutundan söz edeceğiz. Daha iyi açıklamak gerekirse, iklim değişikliğinin sözüm ona “ne” olmadığından ziyade, konu hakkında dile dolanan çeşitli safsataları, akıl yürütme hatalarını ve elbette ki komplo teorilerini (ve bunların potansiyel çıkış noktalarını) ele alacağız. Uzun bir süredir “geleceğin” problemi olmaktan çıkmış bir husus olan iklim değişikliği için, hakkındaki gerçeklerle safsataları ayırt edebilebilmemiz, hepimizin yararına olacağı kadar, kritik bir önem taşımaya da başlamıştır. Bunu başarmak için ise, söz konusu safsatalar hakkında bahsetmekte fayda var.

Ne Değildir?

İklim değişikliğinin ne olmadığından bahsetmek... Biraz karmaşık bir konu. Keza kendisi hakkında yayılıp inanılan safsataları, diğerlerinden (bkz. Dünya'nın şekli, UFO’ların varlığı, NASA’nın bizden sakladıkları, insanlar neden maymun olmuyor vb.) ayıran birçok yönü var. Bunu söylememizin nedenlerinden biri, ki belki de en önemlisi, söz konusu safsataların verdiği zararların yalnızca soyut olmamasından, eğer konuyu ciddiye almadığımız takdirde bedelini hepimizin ödeyeceğinden kaynaklanıyor. Bir diğer neden ise, yayılan bilgi kirliliğinin her daim bariz olmamasıdır.

global warming 97 - kucuk

“Bariz” kelimesini kullanırken, ne demek istenildiğini belirtmek gerekiyor: Daha önce duymuş olabileceğiniz üzere, iklim değişikliğinin kabul oranı iklim bilimciler tarafından %97 civarıdır. Yani, iklim değişikliği hakkında yazılıp çizilen her türlü akademik kağıt ve makalelerin %97 kadarı, söz konusu olgunun varlığını ve buna ek olarak insan-etkenli olduğunu kabul etmiş durumda. Bu açıklama, konuya dair sözüm ona “şüpheci” olan (kelimeyi neden tırnak içinde aktardığımızı aşağıda anlatacağız) birçokları için “%97’si evet dediği için, kalan %3’ü gözardı ediyoruz” veya “%3’ün açıklamaları da, çoğunluk kadar geçerli ve dayanıklıdır” gibi bir izlenim bırakmakta.

Nitekim, iklim bilimcilerin söz konusu oy birliğinin, gerçekten de %97 civarı olması bir yana, bu oran, yalnızca ve yalnızca iklim değişikliğinin insan-kaynaklı olduğunu açık bir şekilde onaylayan yazıların miktarını gösterip, reddedenleri de, geri kalan %3 olarak belirtmekte. Yani söz konusu %97 dışında, iklim değişikliğinin insan-kaynaklı olup olmadığı hakkında herhangi bir fikir belirtmeyen çok sayıda makaleler de mevcut. Binaenaleyh, “97’si” tabiri biraz eksik kalıyor. Bu  ise, potansiyel olarak bu %97’nin aslında daha yüksek bir orana varabileceğini gösteriyor.

Elbette ki, bu makalelerin, iklim değişikliğinin insan-kaynaklı olup olmadığını belirtmemesi, onların konuya dair şüpheci yaklaştığı anlamına geldiği şeklinde bir algı oluşmamalı. Örneğin, iklim değişikliği doğrultusunda yok olan çeşitli deniz canlıları hakkında yazılan bir makale; sırf olgunun insan-kaynaklı olup olmadığını belirtmediği için, yazar(lar)ı bu konuda şüpheci kılmaz. Yalnızca, makalenin iklim değişikliğinin çeşitli türleri ne şekilde tehlike altına soktuğu konusuna değindiği anlamına gelir.

Bu bilgilerin ışığında, iklim değişikliğini hedef alan safsataların, diğer konulardan ziyade, tabiri caizse daha sinsi ve karmaşık olduğu söylenebilir. Çünkü, söz konusu istatistik olduğunda, sunulan verilere aşina olmamak, olsak da doğru şekilde okuyamamak; algıda seçicilik gibi sorunları beraberinde getirip, insanları iklim değişikliğinin hala akademik gruplarca tartışılan bir konu olduğu algısına kaptırıyor. Bu da, bilgi kirliliğinin daha da yayılmasını sağlıyor.

İlgisizlik Sebepleri

Özellikle halk arasında, iklim değişikliğini durdurma çabalarına karşı en büyük darbe, belki de bu açıdan geliyor: ilgisizlik. İster iklim değişikliğinin çeşitli penguen lobisi tarafından kurgulanan bir tür şamata olduğunu düşünün, ister durumun ciddiyetinden bir hayli haberdar olun, iklim değişikliği; ekonomik kriz veya terör saldırısı gibi sorunlara nazaran, birçok insanın aklında “tehlike” ile eş değer gelmemekte. Elbette ki, böylesine bir karşılaştırma, “x sorunu varken y ile uğraşmanın manası yok” gibi bir akıl yürütme hatasına kapıldığımız anlamına gelmemeli. Aksine, demeye getirdiğimiz husus, insanların bizzat görmedikleri konulara vurdumduymaz bir şekilde yaklaşmasının doğamızda var olduğudur.

ilgisizlik

Daniel Gilbert (1957), Amerikalı sosyal psikolog, Harvard Üniversitesi'nde verdiği bir konuşmada bu konudan bahsediyor. Gilbert’a göre P.A.I.N. (İngilizce “pain/acı”: Personal, Abrupt, Immoral, Now/Kişisel, Beklenmedik, Ahlaksız, Anlık), insanlar için iklim değişikliğinin, neden evrimsel etki-tepkisel güdülerimize tamamen aykırı bir tehlike olduğunu açıklayan bir kuram. Bireysel anlamda bir hususu “tehlike” olarak algılayabilmemiz için, onun ilk öncelikle kişisel olması, yani birebir kişiyi ilgilendirmesi; beklenmedik bir şekilde ortaya çıkıp varlığınızı tehdit etmesi; ahlaki değerlere tamamen ters düşen bir husus olması ve en önemlisi de anlık bir tehlike, yani göz açıp kapayıncaya kadar hızlı yaşanan bir durum olması gerekmekte. İklim değişikliği ise, Gilbert’ın söylemine göre, bu kriterlerin hiçbirini karşılamadığımızdan; ister konuya hakim biri olun, isterse tehlikenin varlığına karşı sözüm ona “şüpheci” bir tavır takının, verdiğiniz tepkinin neredeyse aynı olacaktır.

Maalesef bu, bize konunun ciddiyetini vurgulamaktan başka bir çözüm getirememekte. Böyleyiz, çünkü böyleyiz. Bu tip evrimsel engeller, iklim değişikliği konusunda bizim, gerek bireysel, gerekse toplumsal anlamda yeterince sorumluluk üstlenmememizi; tehlikeye dair herhangi bir konu açıldığında, örneğin ülkeler arası çeşitli politik sıkıntılar veya nice terörist saldırıları gibi “ani” veyahut “ahlaksız” konulara nazaran, daha vurdumduymaz davranmamızı sağlıyor. Zira doğamız gereği iklim değişikliği, kendince ne kadar hızlı yaşanıyorsa yaşansın, insanların onu “tehlike” olarak algılaması için yeterince hızlı (anlık, beklenmedik vb.) yaşanmıyor.

Kanıtta Seçicilik

Clair Cameron Patterson (1922-1995) ile tanışın.

Kendisi, Amerikalı bir jeokimyacı. En ünlü bulguları arasında, Yerküre'nin yaşını şu ana kadar en doğru biçimde hesaplamayı başarmak (4,55 milyar yıl) ve atmosferdeki doğal ve belirli teferruatlar arasında minerallerin yaşlarını daha iyi ölçmede yarayan kurşun-kurşun dönüşümü yönteminu icat etmek bulunuyor. Fakat kendisi hakkında bahsetmek istediğimiz başarısı tam olarak bunlar değil. Zira Patterson’un, aynı zamanda, milyonlarca insanın hayatını kurtarmayı başaran bir diğer mirası daha mevcut: Toksik kurşun miktarı!

patterson 2

Aslında bu başarıları birbirinden bağımsız bulgular değildi. Zira Patterson'un uranyum-kurşun dönüşümünü sonradan kurşun-kurşun dönüşümü ile geliştirmesi, yani belirli elementlerin (zirkon) radyoaktif bozunma ile yaşadığı dönüşümü incelemesi, onun gezegenin asıl yaşını öğrenmesinde büyük yardım sağlamıştı. Zirkon taşındaki kurşun miktarının bir izotoptan diğerine dönüşme süresini hesaplayarak, Yerküre’nin yaşının 4,55 milyar olduğunu bulan; yani gezegenimizin yaşını en doğru şekilde hesaplayabilen ilk insan ünvanını kazanmıştır.

Şimdi, bu neden önemli? Niye durduk yere kendisinin teknik başarılarını anlatmaya koyulduk? Cevap: Benzin. Evet, benzin. Patteson, kullandığı zirkon taşlarındaki kurşun miktarını ölçerken, aynı zamanda (sonuçlarında ortaya çıkan ve taşta olması olanaksız miktardaki kurşuna anlam veremeyerek) atmosferde doğal olmayan seviyedeki toksik kurşun miktarını ve bu miktarın, benzine konulan kurşunun atmosfere yayılmasıyla ortaya çıktığını fark eden ilk insan olmuştu!

Böylesine bir bulgu elbette ki çıktığı vakit insanların ayaklanıp benzin sektörünün değişmesini talep etmesine yol açmadı. Çünkü içerisinde kurşun bulunan çeşitli diğer ürünler (boya, ampul, ayakkabı vb.) üretimlerinde ortaya çıkan toksik semptomları saklamak için, bu sektörlerdeki insanların da kendine has bir silahı vardı: Sözdebilim. Robert A. Kehoe (1893 – 1992) bu silahı kullanan akademisyenlerden biriydi. General Motors (kurşun sektörünün ileri gelen şirketlerinden biri) tarafından işe alınıp halkı kurşunun toksit olmadığı konusunda ikna edip, tehlikelerin ise sözüm ona çeşitli hijyenik yöntemlerle önlenebileceği konusunda asılsız vaatlerle sakinleştirmekle görevliydi.

Kurşun materyaliyle fazlasıyla içli-dışlı sektörlerde sık görülen toksik hastalıkların var olması ve kurşunun Roma Cumhuriyeti’nden beri aşırı toksik bir element olduğu bilinmesi bir yana, Kehoe’un açıklamaları halkı yıllarca sakinleştirmede başarılı olmuştu. Fakat Patterson, sektörün bu vurdumduymazlığına karşı sakin kalmamakta ısrarlıydı. Bulgularından emin olmak için gittiği Antarktik araştırmalarından döner dönmez, açılan mahkemede konudaki karşı-duruşunu sergileyerek (ve öncesinde kendi araştırmalarını halka açarak) halkı, kurşun sektörünün uzun bir süredir yarattığı dayanıksız algıdan uzaklaştırmaya çalışmıştı. Patterson’ın sektöre verdiği bu savaş onun 20 yılını alsa da, çabaları en sonunda meyve vermişti.

Bugün, kurşunun benzin sektöründe yasaklanması ve kurşun-bazlı alet-edevatların ciddi hijyenik protokollerinden geçmeden halka sunulmamasının mümkün olması, büyük oranda Richard Patterson’a borçlu olduğumuz bir başarıdır. Günümüzün standartlarında kurşunun “toksik olmayan versiyonu” diye bir şeyin olmadığını biliyorsak, çeşitli sektörlerin yarattığı sözdebilimsel algıların başarısız oldığı anlamına gelir.

En azından, buraya kadar bahsettiğimiz kurşun-bazlı konularda durum böyle.

Yukarıda, iklim değişikliği hakkındaki akademik fikir birliğinin %97 civarı olduğundan bahsedip, bu açıklamanın nasıl eksik olduğundan söz etmiştik. Söz konusu %97’ye dahil olmayan kesim, tıpkı Patterson’un karşısına çıkan sözdebilimci akademisyenler gibi canını dişine takarak iklim değişikliğinin var olmadığını; konuya dair yeterli kanıtların bulunmadığını ve karbondioksitin bırakın zararlı olmasını, gezegenimizin doğal döngüsünde çok önemli bir rol üstlendiği tipi neresinden tutsanız elinizde kalacak türden açıklamalarla çeşitli medya platformlarını doldurmuş durumdalar. Bu ise, sırf kendi ünvanlarında “iklimbilimci” veya “profesör” yazdığı için, tehlikeye karşı bizi uyaran sayısız kanıtları elinin tersiyle iten ciddi bir kalabalık doğurmakta. Bu, en nihayetinde algıda seçiciliktir ve bırakın bilimselliği, sağduyusal anlamda da hiçbir tutarlılığı bulunmamaktadır.

Şüphecilik Mi Yoksa İnkarcılık Mı?

İklim değişikliği, şu sıralar haddinden fazla politik bir konu haline gelmiş durumda. Bu çok da şaşırılacak bir şey değil; sonuçta hepimizi ilgilendiren, insanlığın belki de yüzleştiği en büyük tehlike. Konuyu can sıkıcı hale getiren, ona karşı sunulan argümanların da bilimsellikten çok politik olmasıdır. İklim değişikliğinin zamanla politik hale gelmesi ve çeşitli nedenler dolayısıyla çevresinde dolanan komploların büyümesiyle, konuya karşı tavır takınanların kendilerine yeni bir isim bulması uzun sürmedi: İklim şüphecileri (İngilizce; “climate sceptics”).

skeptic denier 2

Kullanılan dil önemlidir. Bilimselliği defalarca ve defalarca kanıtlanan bir hususa karşı sözde “şüphecilik” ile karşı çıkmak, kategori altında sunulan argümanlar anlamsız olduğu gibi, onu işe yaramaz kılar. Şüphecilik, hakkında herhangi bir sonuca varmak için yeterli sayıda güvenilir bilgilerin olmamasıyla kullanılan (kullanılması gereken) bilimsel yönteme denir. İklim değişikliği gibi artık varlığı su götürmez bir gerçek olan konuya dair sözüm ona ikinci tahminlerde bulunmak ise söz konusu tanıma uyan şüpheciliğe girmediği gibi, pratikte inkârcılıkla eş değerdir.

Ne var ki, “iklim şüphecileri” gerek iklim değişikliğinin gerçek olduğunu savunanlar, gerekse ona karşı çıkanlar arasında bir şekilde kabul görmüş bir tabir haline geldi. Bu ise tehlikeye dair verilen mücadeleyi zedeliyor. Bu çok ciddi bir sorun. İnkârcılıkla şüphecilik arasındaki farkı bilmeyenler için, iklim değişikliğine karşı duran bu insanların kendilerine “şüpheci” lakabıyla argümanlarını sürdürmesi, türümüz adına, tabiri caizse, bela aramaktır. Nitekim, bahsi edilen sözde “şüpheciliğin” politik anlamda gücü elinde tutup, cehaleti meşrulaştırması ise kendi kuyumuzu kazmaktan başka bir şey değildir.


Yakın zamanda; biz insanların, gezegenin iklimine olan muazzam etkisini anlamamıza yarayan bir kavram yaygın hale geldi: Anthropocene. Özünde Türkçe karşılığı olmasa da, 1980’li yıllarda Nobelli bilim insanı Paul Crutzen’in (1933) “anthropo” (insan) ve “cene” (çağ) kelimelerinden türettiği bir kavramdır. En basit tanımıyla Anthropocene, insan aktivitelerinin, gezegendeki iklimsel ve çevresel etkenlere en baskın faktör olduğunu ileri süren jeolojik dönem olarak nitelendirilir. Çeşitli tarımsal ve sanayi aktivitelerimizden, günlük hayatta uyguladığımız teknolojik ve sosyal alışkanlıklarımıza kadar gezegenin iklimsel değişkenliğini kontrol edemesek de, onu etkileyen büyük bir faktör olduğumuzu ileri süren tanım; bize bu konu hakkında ne yapmamız gerektiği konusunda herhangi bir fikir vermiyor. Yine de, söz konusu isimlendirmenin, doğamız gereği neye dönüştüğümüzü bir takım kriterler hakkında bizi düşünmeye zorladığı da gözardı edilmemeli.

Dönemin Sanayi Devrimi’yle başladığını söylemek güç olurdu. 15,000 yıl önce tarımın artık insan faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturmaya başlamasıyla ormansızlaşma; artan nüfusumuzla birlikte avladığımız hayvanların bir bir yok olma eşiğine girmesi gibi örnekler, insanların en az Neolitik dönemden bu yana gezegenimizin ikliminde gözle görülebilir bir rol oynadığını gösterir. Her ne kadar bu tip örnekler, aşağı yukarı 250 yıl önce başlayan Sanayi Devrimi ve sonrasında yaşananların yanında bir hayli sönük kalsa da, elimize geçen bu potansiyelin yeni bir şey olmadığını anlamamızda iyi bir başlangıç sunar.

Sahip olduğumuz bu kadim potansiyel, en nihayetinde Yerküre’deki bizim ve bizimle birlikte yaşayan canlıların rollerini şekillendirip, geleceğimize yön veren bir üsluba sahipti. Bu durum, günümüzde de geçerliliğini koruyor. Elimizde çok büyük bir sorumluluk olduğu aşikâr; kabullenmeye henüz niyetimizin olmadığı bir sorumluluk. İklim değişikliğinin yarattığı ve yaratacağı etkilerin, bizim gibi çevresine adapte olmakta bir hayli başarılı bir tür için bile ciddi kayıplar vereceğini düşünmek, kulağa sanıldığı kadar bilimkurgu gelen bir fikir değil. Göz önünde bulundurmamız gereken radikal değişimlerin bizi kontrol etmeye başlamasından evvel bizim (hepimizin; sizin, benim, toplumların) onu kontrol altına alması ise nitekim yarının değil, bugünün sorunudur.

Bu durumda önümüzde iki seçenek bulunuyor: Gezegene ve barındırdığı canlılara verdiğimiz hasarın sorumluluğunu alıp, bu konuda kayda değer önlemler alarak iklim değişikliği gibi tehlikelerin (en azından, insan-kaynaklı olanların) bir daha tekrarlanmamasını sağlarız, veya tehlikeye karşı hiçbir çaba göstermeksizin, onu yokmuş gibi sayarak aptallar gibi ölürüz.

Nitekim, her iki seçenekte son söz tabiatın olacaktır: Karar da, sonuçları da hepimizin. Akıllıca değerlendirelim.

Burak M. Kılıç

Referanslar
1. Anthropocene fever – <https://aeon.co/essays/should-we-be-suspicious-of-the-anthropocene-idea>
2. Clair Patterson and Robert Kehoe's Paradigm of 'Show Me the Data' on Environmental Lead Poisoning – <https://www.academia.edu/20928082/Clair_Patterson_and_Robert_Kehoes_Paradigm_of_Show_Me_the_Data_on_Environmental_Lead_Poisoning?auto=download>
3. "Global Climate Change: Evidence." NASA Global Climate Change and Global Warming: Vital Signs of the Planet. June 15, 2008. Accessed April 18, 2017. <http://climate.nasa.gov/evidence/>
4. Harvard Thinks Big 2010 - Daniel Gilbert | ‘Global Warming and Psychology’ – <https://vimeo.com/10324258>
5. Quantifying the consensus on anthropogenic global warming in the scientific literature – <http://iopscience.iop.org/article/10.1088/1748-9326/8/2/024024/pdf>

Ögetay Kayalı

Astronom. Çalışma alanı teorik kozmoloji, özellikle Einstein'ın görelilik kuramının modifiye edilmesi üzerine çalışıyor. Bunların yanında ender bulduğu zaman aralıklarında kafasına esince programlama, 3B modelleme, tasarım, fotoğrafçılık, resim ve satranç ile de ilgileniyor.

Ögetay Kayalı 118 makale yazdıÖgetay Kayalı tarafından yazılan tüm makaleleri gör