Bilinç Transferi: Karbondan Silikona

Son yıllarda sinema endüstrisinden bilim-kurgu dizilerine, bilim dünyasından yazılı edebiyat yapıtlarına, oldukça geniş bir kitlenin mercek tuttuğu bir alandan, hem bilimsel hem de teorik bir zeminde bahsetmek istedik: Canlı bilinci ve organik hafızadan dijital platformlara nakil…

Konunun kolay anlaşılabilmesi için önce birkaç teknik detayla ısınmaya başlayalım.

Bilinç ve Hafıza

Bilinç, gelişmiş canlılarda öz farkındalığı ifade eder ve bireyin yaşantısını, çevresini, diğer canlılarla ilişkilerini ya da bir bütün olarak kendini bilme ve parçası olduğu, bilinebilir tüm evren ile arasındaki interaktif ilişkiyi kavrama ve organize etme süreçlerini tanımlamak için kullanılır. Konunun bir de bilinçaltı kısmı var ki, bilinç ile paralel fizyolojik yolakları kullanırken, biz farkında olmadan bilincimiz dışı çalışan, bedenimizin istemsiz kaslarını yöneten, gece uyurken dahi vücut fonksiyonlarımızın çalışmasını sağlayan, beş duyumuzla algıladığımız hemen her şeyi anbean kaydeden ve gerektiğinde kullanılmak üzere bilincin emrine sunan bir enstrümandır.

Hafıza ise yine gelişmiş canlılarda yaşananları, öğrenilen veya deneyimlenen bilgiyi, bu bilginin geçmişle ilişkisini, bilinçli olarak başta sinir sisteminde ve beraberinde diğer doku bileşenlerinde saklama gücü ve yetisidir. Tüm bunların gerçekleşebilmesi için, temelde nörotransmitterler ve benzeri kimyasal aracılar ve yolaklar (iletişim patikaları) kullanılır. Bu arada ek bilgi olarak paylaşmak isteriz ki; bireyin yaşantılar ve dolaylı kazanımlar sonucu davranışlarında meydana gelen oldukça uzun süreli değişim ve kavramalara da öğrenme diyoruz.

Bilinç ve hafıza yetilerinin, insan özelinde, yapısal ve işlevsel özellikler gösterebilen en küçük birim olan hücre ölçeğinde dahi varlığına dair işaretler olsa da; biz burada organize bir canlı olarak insanda, bu yetileri doğrudan kontrol edebilmek için özelleşmiş yapılar olan santral sinir sistemi ve beyinden bahsedeceğiz.

Sinir sistemi gelişmiş organizmalarda iç ve dış olayları algılayan, ileten, veri olarak işleyen, düzenleyen, depolayan ve gerekirse uygun tepkilerle karşılayan yapılar bütünüdür.

İç ve dış uyaranlar, duyu organları tarafından algılanır. Duyu organları bilgiyi, beynin arka (alt) kısmında bulunan omurilik boyunca yerleşmiş, çok sayıdaki sinir ağları yardımıyla, merkezi sinir sistemine iletirler. Ortalama bir insan, duyu organları aracılığıyla çevreden 1 milyar-100 milyar bit/sn veri toplanmaktadır. Ancak bunun 20-3000 bit/sn’lik bir kısmı bilinçli olarak kaydedilmektedir. Geri kalan kısmı ise ya bilinçaltı işleme uğramakta, ya da hiç kullanılmamaktadır. Diğer bir deyişle bilinç için önemli olan bilgi seçilmektedir. Öte yandan yaklaşık 10 milyon bit/sn kadar bir bilgi de, konuşma ve motor aktiviteler yoluyla çevreye verilmektedir. Beyni oluşturan temel birimler genel olarak nöronlar (sinir hücreleri) ve nöronlar arası bağlantılar olarak tanımlanabilecek sinapslardır.

Nöronlar ve sinaptik bağlantı yolakları.
Nöronlar ve sinaptik bağlantı yolakları.

Nöronların oluşturduğu sinaps sayısı ne kadar fazlaysa, bilgi işleme süreci de o kadar hızlı ve fonksiyonel olur. Sinir sistemindeki bütün etkinlikler (bilinç, türevleri ve bellek), nöronlarda doğan elektrik akımları ve sinapslardaki aracılarla ilgilidir. Bu aracılara nörotransmitter denir ve türlü kimyasallardan oluşsalar da, büyük kısmı peptid yapıdadır.

Sizi çok yorduğumuzu biliyor ve yavaş yavaş toparlıyoruz:

Peptidler en basit anlatımıyla, varlığımızın temel yapısal bileşeni olan proteinleri oluşturan, hücreler arasında iletici görevi gören, metabolizmayı düzenleyen ve amino asitlerden oluşan organik moleküllerdir. Peptidleri oluşturan aminoasitler ise, DNA’da kodlanmış 4’lü harf siteminin (Adenin, Guanin, Citozin ve Timin) 3’lü kombinasyonlarına karşılık gelen bilgilerle yazılırlar. (Örn. AGA, ATT, CCG, TGA vb.) Bu devasa kütüphanede depolanmış bilgilerin, ortak bir amaç için kategorize edilmiş parçalarına da gen diyoruz.

Sinir uçları arasında iletiyi sağlayan nörotransmitterler.
Sinir uçları arasında iletiyi sağlayan nörotransmitterler.

Peki bilgisayarlarda işler nasıl yürür ve yukarıda bahsi geçen organizasyonun dijital dünyadaki karşılığı nedir?

Mikroişlemciler

Mikroişlemciler, yapılarında milyonlarca (kiminde daha az veya çok) transistör denen yarı iletken bileşenler bulunduran ve bu transistörlerden geçen elektriksel sinyalleri toplama, çarpma, çıkarma ve bölme gibi temel matematiksel işlemlere dönüştüren, sıklıkla silikon tabanlı işlem üniteleridir. Bu işlemleri yapan ALU (Arithmetic Logic Unit) adında bir çekirdek birim ve bu birimin diğer birimler ve yapısal bütünün tamamıyla ilişkisini düzenleyen veri yolları, çeşitli kontrol ve denetleme bileşenlerinden oluşur. Voltaj esaslı standart bir işlemci, bilgisayarlar için anlamlı olan elektriksel sinyalleri 0 ve 1 değerleri şeklinde alır ve verilen komuta göre bunları değiştirerek sonucu yine 0’lardan ve 1’lerden oluşan çıktılar halinde verir. Sinyal yollandığı zaman, ilgili hatta bulunan voltaj, o sinyalin değerini belirler. İşlemciler aldıkları sinyallere göre karar verip çıktı oluştururlar. Karar verme işlemi her biri, en az bir transistörden oluşan mantık kapılarında yapılır. Transistörler, girişlerine uygulanan akım kombinasyolarına göre, devreyi açıp kapayabilen ve bu sayede de elektronik bir anahtar görevi gören devre elemanlarıdır. Çalışma prensipleri voltajın varlığı: 1 ve yokluğu: 0, mantık temeli üzerine oturtulmuştur. Bu 2 karakterli yazı/kod diline binary denir.

Intel

 

Dijital Hafıza (Disk, Harddisk veya SSD)

Herhangi bir dijital işlem biriminden çıkan 1 ve 0’lardan oluşmuş veriyi depolamaya ve gerektiğinde kullanmaya yarayan bilgisayar hafıza bileşenleri olarak tanımlanabilirler.

Oh be!

Tüm bu beyin yakıcı bilgi bombardımanından sonra gelelim asıl soruya: İnsan bilinç ve hafızasının dijital bir platforma nakledilmesi mümkün mü?

Yukarıda bahsettiğim bilgiler ışığında konuyu anlamak ve üzerine beyin jimnastiği yapmak eminim artık çok daha kolay olacaktır. Düşünce deneyimize başlıyoruz:

Yapacağımız transferin donör (verici) ve organik kısmı için, ortalama bir insana ihtiyacımız olacak. Tercihen sağlıklı ve nörolojik açıdan normal bir birey işimizi görür. Hatta iş yükümüzü hafifletmesi amacıyla az kullanılmış, yorulmamış beyinli bir aday, tercih önceliğimiz olsun. Şu durumda elimizde gayet organize ve her an işlem yapan, dinamik bir santral sinir sistemi var. Beyin, beyincik, omurilik gibi tüm bileşenleriyle karşımızda duruyor.

Transferin alıcı kutbunda da, gıcır gıcır yeni nesil işlemcili, devasa depolama birimli bilgisayarımız bulunsun. Hatta madem hayal kuruyoruz, tam kuralım. Google pastayı duymuş olsun ve büyük payı kapmak için 2013’de duyurduğu bit yerine, qubit‘lerle işlem yapan kuantum bilgisayarını ödünç versin. Materyal hazır, sırada metod var.

Ben şu arkadaşın bir yedeğini alayım demekle olmuyor maalesef…

Önce donörün santral sinir sisteminin gerçek zamanlı ve kayıpsız bir imajını almamız gerekiyor. Bunu yaparken tüm nöral yapıyı, sinaptik bileşenleri ve nörotransmitter ölçeğinde beynin kimyasal haritasını çıkarmalıyız. Elektriksel, Elektromanyetik, Manyetik Rezonansiyel, Infrared/UV spektrofotometrik  ve Tomografik ölçümlerin hemen hepsini kullanarak hiçbir detayı atlamamalıyız. Tabii eldeki mevcut teknoloji, moleküler boyutta ve komple bir tarama için henüz yetkin değil. Fakat neticede düşünsel bir hipotez üzerindeyiz ve neden kendimizi sınırlayalım ki?

Islemci

 

Diyelim ki, hiç kayıp olmaksızın beynin moleküler ölçekte ve 3D bir haritasını almayı başardık. Şimdi sırada eldeki ham verinin tercümesi ve sayısal kodlara çevrimi var. Fakat öncesinde uzun soluklu bir çalışmaya ihtiyaç duyacağız. Her bir sinirsel aktivitenin ve kimyasalın eşleştiği bilgiyi yön ve zaman akslarını da ekleyerek izole etmemiz gerekecek. Bu biraz teknik bir konu olduğundan, fazla detaylandırmadan anlatmaya çalışalım:

Denek, eş zamanlı tarama aygıtları altında, akla gelebilecek hemen her uyarana maruz bırakılır ve buna karşılık gelen sinirsel aktiviteler ve kimyasallar kaydedilir. Kaydedilen bu veri, beyinde izole edildiği adres, zaman, karşıladığı uyaran ve etkileştiği diğer veri yığınlarıyla beraber paketlenip etiketlenerek, sayısal ifadelere dönüştürülür. Bu sayede bilgisayar diline dönüştürülecek verinin, sistemi yöneten yazılım üzerinden arayüz oluşturması sağlanabilecektir. Bu noktada artık bir insana ait tüm bilişsel aktivitenin sayısal bir yedeğini almış bulunuyoruz.

Vericiye dair işlemleri tamamladıktan sonra, geriye alıcı sistemin konfigürasyonu kalıyor ki, işin mekanik olarak en yorucu kısmı da burası sanırım. Eldeki işlem ve depolama birimlerinden oluşan devreyi donörden aldığımız orijinal sinir sistemi modeli ile, birebir eşlenik bir mimaride dizayn etmemiz gerekiyor. Zira, nöronlar ve aralarındaki bağlantıları dijital platformda temsil edecek işlemci ve bağlantı yolaklarının, silikon veya kuantal birer karşılığının inşa edilmesi, sistemden alacağımız dönüt ve kararlılık için önemli olacaktır. Bununla beraber, hedef modelin inceliği, hassasiyeti ve kompleks yapısı düşünülecek olursa; işin mühendislere düşen kısmının hayli sinir bozucu hale gelebileceği çok da şaşırtıcı olmasa gerek…

Ve nihayet bir insanın tüm somut ve nesnel varlığından rafine edilmiş bilinci, insanlığın tasarladığı en kompleks cihazın silikon kılcallarına enjekte edilir.

Sonrası mı?

Sonrası için fikrimizi gelecek yazılarımıza saklamakla beraber, iddia edilebilecek onlarca senaryodan birini, uzun yıllar önce kaleme almış büyük ustadan dinleyelim:
Yanıt (Fredric Brown)

Dwar Reyn, merasimle son kaynağı yapıyordu. On iki kadar kameranın gözleri onu izliyor ve tamamlanmakta olan işlemin çoğaltılmış görüntülerini evrene yayıyordu. Dwar Reyn doğruldu ve başıyla hafifçe işaret verdi; sonra indirdiği zaman, bağlantıyı sağlayacak kolun önünde durdu. Bu kol bir anda evrenin oturulabilir seksen dört milyar gezegenindeki devasa bilgisayarları tek bir devre halinde bağlayacak; böylece bu yapay beyinler, bütün galaksilerin bütün bilgilerini içine alacak ve merkezileştirecek muazzam bir sibernetik makineyi oluşturacaktı. Dwar Reyn, sayısız izleyiciye bir kaç kısa söz sundu. Bir anlık sessizliği takiben de kolu indirdi. Seksen dört milyar gezegenden kopan kuvvet akımının muhteşem vızıltısı duyuldu. Kıvılcımlar fışkırdı ve söndü. Dwar Reyn geriledi.
İlk soruyu sorma onuru size ait, Dwar Reyn!

Dwar Reyn: “Size müteşekkirim” dedi. “Bu hiçbir sibernetik makinenin şimdiye dek çözümleyemediği bir soru olacak.” Makineye doğru döndü:

Bir tanrı var mı?

Güçlü ses hiç duraksamadan ve hiçbir cızırtı çıkarmadan yanıtladı onu:

Evet, artık bir tanrı var!

Dwar Reyn’in yüzünde korkulu bir anlam belirdi. Kolu geri kaldırmak için sıçradı. Fakat o anda bulutsuz gök, Dwar Reyn’i sersemleten bir ışık demetiyle yarıldı ve hiçbir insanın tekrar kaldıramayacağı şekilde kolu lehimledi!

***

Bir sonraki bölümde devam etmek dileğiyle…

Dr. Sercan Özaydın

Referans
http://www.kozmikanafor.org/karbondan-silikona-bilinc-nakli-1/

Yorumlar

yorumlar

Sercan Özaydın

Seksenlerin başında o yılın mahsulüne tepki olarak doğar. Hiç bir denize komşu olmayan 4 ıslak şehirde büyür. Çok insan tanır, pek azıyla tanışmıştır oysa. Bilimle bakar, kurguyla görür. Gezer, yazar, okur, paylaşır, güler. Tıp Doktoru, Yönetici, Sinirbilim, Psikoterapi, Sosyoloji, Strateji/Planlama, Yazar.

Sercan Özaydın 8 makale yazdıSercan Özaydın tarafından yazılan tüm makaleleri gör